 |
|
| |

HAKLI OLANIN VE
HAKLININ YANINDA,
HAKKIN SESİ
HAKLININ SESİ
Gazetemiz Yeni
Yıldız
ayrı bir sitede
Gazetemiz Yeni Yıldız bu web sitemiz
içinde değil artık ayrı bir sitede yayınına başladı. Gazetemizin
yeni adresi linkler sayfamızda.
Yeni Yıldız Gazetesi
Bağlantı Sayfaları
|
|
 |

Yayınlanma Tarihi: 3 Şubat 2005 Perşembe
Yıl:3 Sayı:125
GEREK YOK BAŞKA SÖZE ÖZE DÖNELİM ÖZE
İnsan denen kozmopolitik,
sosyolojik, yaratılmış ve yaratılmışların en şereflisi olan varlık, özüyle
hareket ettikçe güzeldir, olumludur, ılımlıdır ve doğruya varma gücüne
sahiptir.
İnsan bir yönüyle yaratılmışların en üstünü olabildiği gibi bir yönüyle de
yaratılmışların en basiti ve acizi durumundadır.
Doğumuyla başlayan acziyeti, hayatı kazanma aşamasına gelene kadar sürekli
başkalarının (anne, baba, arkadaş vb) ilgisine, yardımına ve iyi niyetine
muhtaçtır.
Hayvanlar alemiyle kıyasladığımızda kimi hayvan birkaç dakikada ya da en geç
birkaç ayda kendi ayaklarının üstünde yürüyebilir ya da uçabilir. Ancak
insanı değerlendirdiğimiz de görüyoruz ki, bir yaşını doldurmadan yürüye
bilen insan pek nadir bulunur. Ve nihayetinde büyüyen ve büyürken çevresine
sorular yönelten hayatı tanıma arzusuna yönelen insan; çevresini farkederek
bulunduğu aile, mahalle, kasaba ve ülkesini, dinini, töresini, devletini,
sorumlu bulunduğu ilahi ve idari kanunları irdeleyerek kendi yerini ve
safını belirlemeye çalışır.
Hayat; bazen bilmece, hüzün, mutluluk, sorumluluk, bazen çile, gam, meçhul
gibi kavramlarla gelir karşımıza. Kimine göre hayat paradır, şöhrettir,
zevk-i sefadır. 50-60 yılllık bir serüvendir, kimine göre mutfak, banyo,
tuvalet ve yatak odası üçgeninde nefes alıp vermedir.
Kimine göre ise; imtihandır, nimettir, rahmettir, sorumluluktur, başkalarına
yük olmadan kendi rızkını meşru yollardan kazanmak yine meşru yollarda rızaî
mutlak için sırf Allah rızası için can denilen emane, vücut denilen nimeti
terkedene kadar kulluk görevini yerine getirip vade yetince ömür bitince
Allah katında Rıza, Resul katında şefaat ve terkettiği dünyada geride kalan
insanların hayırla yadettiği, hayır dualarla anılan bir insan olarak ömür
sermeyasini kullanmaktır.
Şeytan melek olarak yaratıldı ancak özünü inkar edip yaradanına asi olduğu
için lanetlendi ve dünya üzerinde yaşayan kullara imtihan vesilesi olarak
görevlendirildi. Yani şer gördüğümüz varlıklar, hadiseler bir yönüyle
hayırdır. Şöyleki, necis bir kokuyu hissetmeseydik gülün kıymetini
bilemezdik ya da Firavun’u tanımasak Musa (a.s)’ın kıymetini bilemeyiz,
Nemrut’un kibrini öğrenmesek Hz. İbrahim (a.s)’ın Allah’a teslimiyetinin
kıymetini kavrayamayız. İslam Güneşi Resulullah (s.a.v)’ın yoldaşları olan
ve herbir güneşin pervanesi yıldız kıymetinde bulunan sahabe (r.a)
efendilerimiz ve herbiri bir anne kıymetinde olan Sahabiye (r.a)’larımız
namaza durduklarında sağ taraflarında cenneti, sol taraflarına cehennemi,
ayaklarının altında sıratı var kabul edip o ihlas ile kulluklarını eda etme
gayretinde bulunmuşlardır.
Değerli okurlarım bu ahir zamanda görüyoruz ki, gerçekten de attığımız her
adımın altında bir sırat, her hayrın yanında bir cennet ve her şerrin
yanında bir cehennem görülüyor. Ama gel gör ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi
hazretleri buyuruyor ki, Sırat dediğin nedir üstüne saraylar yapasım geldi.
Ve Ebubekir peygamberler silsilesinin devamında paygamber makamının sahibi
değil ama insanlığın zirvesinde bir isim, peygamber olmayan kulların en
büyüğü en sadık olanı, Resul’un sırdaşı, arkadaşı buyuruyor ki, “Allahım
beni Cehennemine at ve vücudumun öyle büyük yap ki benden başka bir tek
kuluna kalmasın onlar cehennem azabına dayanamazlar”. Peki şimdi kendi
nefsimle beraber tüm okurlarıma sormak isterim: Sırat kıldan ince, kılıçtan
keskin, cehennem istırabın dünyada hayalini kuramayacağımız kadar
şddetlisini içinde barındıran, günahkarların ahiret yurdu ve Yunus diyor ki
cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri, isteyene ver onları. Bana
seni gerek seni”
Şimdi sorarım bu İslam güneşleri cehenneme meydan okuyorlar, cenneti ve
hurileri redddediyorlar, bunun sırrı nedir? Yine İslam güneşlerinin
ifadelerinden cevabını verecek olursak o güneşler yaşam gayelerini Allah
rızası kılmışlar ve varacakları hedef yer olarak Yüce Allah’ın en büyük
cennet nimeti olan Yüce Allah (c.c)’ün Cemalini görmeyi kendilerine gerçek
vuslat kabul etmişler, sırrın içinde sırra varıp Yaradılanın içinde
Yaradan’ı bulma yolunu kendilerine yol tayin etmişlerdir. Velhasa öz
Allah’tır, cümle yaratılmış varlıkların ve zamanın sahibi O’dur, aklımıza
gelen gelmiyen, bildiğimiz ve bilmediğimiz cümle yok ve varın sahibi ve
mutlak hakimi O’dur. O Allah ki, zamanı ve varlığı yaratan varın ve yokun
başında ve sonunda O’dur. O’nun varlığı kendindendir. Yarattığını tanıyan,
bilen ve cümle noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah(c.c)’dür. Cümle derdi
veren ve dermanı veren O’dur, sıkıntıyı verip sabrı, şükrü kabul eden ve
rızası istikametinde yapılan çalışmaları ve çekilen çileleri ibadet sayan
O’dur.
Dünya denilen handa, ömür denilen mesafesini bilmediğimiz yolda yürürken
bizi yoktan var eden Allah’a yönelip, öze dönüp O’nun ipine sarılırsak,
imtihan sebebi olan lanetlenmiş şeytana icraatlarımızla darılırsak, nefis
denilen yaratılmışların en cahilini Allah’ın ipine sarılarak Allah’ın rızası
istikametinde eğitip olgunlaştırırsak, işte o zaman cehenneme meydan
okuyacak ulvî olgunluğa varmak, sırat üzerinde saraylar yapmak, huri, gılman
ve cennet köşklerine sırt çevirmek ve Allah’a varmak kolay ve saadetlerin en
büyüğü en alası, zaman mefhumunun ortadan kaldırılacağı ahiret aleminde Yüce
Allah’ın cemalini seyreylemek, O’na varmak ümmeti Muhammed’in güneşleri,
yıldızları diye kabul edilen o büyük insanların vardığı yere varmak mümkün
olur.
Allah cümlemizi onların şefaatlerine mazhar eylesin ve onlara dünyada yoldaş,
ahirette komşu ve kardeş eylesin.(Amin)
Yayınlanma Tarihi: 24 Ocak 2005 Pazartesi
Yıl:3 Sayı:123

Saf düşüncelerle donanmış bir
hayat; ihanetten, gıybetten, yalandan uzak, fedakarlığı ve doğruluğu boyun
borcu bilmiş, olayları vicdanının sesiyle yorumlayan çocukluğum nerdesin?
Küçük bir karıncanın Hz.İbrahim (a.s)’ın atıldığı ateşi söndürmek için
karınca kararınca su taşıyıp ateşi söndürmeye çalışan inanç ve
kararlılığıyla bir gerçeği haykırırken minik bedeni ve öğrendiği birkaç sade,
edebiyattan uzak ifadelerle karaya kara diyen anlayışla, çıkar peşinde
koşmayan, menfaat kelimesinin manasını bilmeyen çocukluğum nerdesin?
Dargınlıkları kısa zamanda bitiren, elinde olanı arkadaşlarıyla bölüşmeyi
manevi bir yükümlülük olarak hiiseden; açlığını, susuzluğunu gözyaşlarıyla
samimi ve içten hıçkırıklarıyla anlatan, kendine tokat babasına veya
annesine sığınak gözüyle bakarak kucağına koşan çocukluğum nerdesin?
Acizliğine ve küçüklüğüne bakmadan en güzel umutları besleyip, mutlulukları
ve yarınları toz pembe gören, yarınların sürekli olarak bugünlerden daha
güzel olduğuna yürekten inanan çocukluğum.
Bugün filozofların dahi cevaplayamayacağı soruları çevresine bir arayış
içerisinde soran, sıkılmadan korkmadan sebepleri araştıran çocukluğum seni
çok özlüyorum.
Her geçen gün bir başka hayat gerçeğiyle sarsıldığım şu genç yaşımda
sağlığımın ve boşa harcadığım yirmi küsür yılımın; zamanın kıymetini
kavrayamamamın yanında çelik gibi bedenim ve yumruğumla zulme meydan
okuyamamamın acısını nasıl hissettiğimi anlatacak kelimelerden aciz beynimle
ve umut dünyasında düştüğüm (haşa Allah düşürmesin), haksız olarak nara
attığım karamsarlığımla seni o kadar çok özlüyorum ki, anlatamam.
Anlatmaktan aciz olduğum bugünümle senin kıymetini daha iyi anlıyor, sendeki
saflık, fedakarlık, arkadaşlık ve barış duygularına insanlığın bugün ne
kadar çok muhtaç olduğunu, körelmeye yüz tutmuş şu iki gözümle az da olsa
görüyor ve mutluluk arayışları içerisinde saçlarını ağartmış yetmişlik
filozofların aradıklarının, senin islam fıtratıyla yartılmış, Allah
tarafından insanın dünyaya gelişiyle nasiplendirilmiş olan çocukluk
ahlakında az da olsa seziyor ve burada seni özlemekle ne kadar haklı
olduğumu görerek sana imreniyorum.
Ve tüm insanlara yüreğimle sesleniyorum.
Bütün insanların mutluluğu için; çocukların dünyasının bir mihenk taşı
olduğunu anlatmaya çalışırken yine diyorum ki, çocukluğumu özlüyorum.
Yayınlanma Tarihi: 14 Ocak 2005 Cuma Yıl:3
Sayı:122
KALEMİN ARKASINDAKİ KILAVUZ
Hangi görüş ve fikirde olursa
olsun, eline kalem alan söz ustaları, şiir olsun düz yazı olsun, makale,
fıkra, roman, ansiklopedi, mecmua, gazete vb. satırlarını yazarken bu
mısralara duygu düşünce ve özlem ve umutlarını aktarırken vicdanlarının
sesine kulak verdikleri sürece doğruları yazmaya mahkum olarak hareket
ederler.
Kalp ile direkt teması bulunan işaret parmağı ve nefse tabi olan baş parmak
arasındaki kalbin ve beynin ve nefesin ve kişinin dünyasının elinde, beyaz
kağıtlarda yol alıp giden çabası okurları etkilemek ve yol göstermek yön
vermek olan, güldüren, ağlatan, düşündüren, muhasebeye yönlendiren kalemin
güzel ürünler vermesi edebi sanatçının kapasitesi ve fikir ve idealleriyle
doğru orantılıdır.
Kalemin arkasındaki bu kılavuzun kağıt üzerinde sanat yoluyla ortaya
koyacağı ürünlerin insanlık alemine ne derece faydalı olacağı, sanatçının
ifadeleriyle insanlığın asli ihtiyaçlarının bir çizgide olması miktarıncadır.
Bu nedenle diyorumki, kalemin arkasında ona yön veren insan vasıtası,
vasıflı, kriter belirleyici ve nefsi emellerine kulak asmadan vicdanının
sesine uygun hareket eden bir edip bulunduktan sonra ifadeler beyinlerde,
gönüllerde toplumlarda olumlu iz bırakmaya mahkumdur.
Sanatçı bu kriterleri gözönünde bulundurarak sanat için sanat, şöhret için
sanat ilkelerini aşıp toplum için sanat prensibini benimsemiş ve bu ufukta
yol alan vicdan ve hakikat sesine tabi olan kalem ve arkasındaki kılavuz
insan; kendine Hak yolu prensip tayin edip sanat ışığıyla kağıt üzerine
aktardığı her satır, insanlığın duygusal fikri, dünyevi ve uhrevi edebi
gereksinimlerini anlatacak, fikri yönde insanlara yol gösterici olacaktır.
Sanatçı bu çizgide yol aldığı sürece beyaz kağıt üzerinde hareket eden kalem,
en güzel sanat meyvelerini vermeye, yalan yanlış ve riyakarlıktan uzak
düşmeye müptela olup insanlığa sanat güneşinin ziyasıyla karanlıklardan arı,
en güzel ufuklara taşıyan beyaz kanatlı umutlarla dolu güvercinle ufuktan
ufuğa yol almasında bir fotoğraf makinesinin objektifi kadar tarafsız,
menzili vurmaya namzet yaydan çıkmış ok gibi vazife idrakında olmasına ve
amaca ulaşmasında herhangi bir engel ki, bu engel dağlar dahi olsa ne yönünü
saptırabilir ve ne de engel olabilir.
Yayınlanma Tarihi: 03 Aralık 2005 Cuma
Yıl:3 Sayı:117
BEYPAZARI NEREYE GİDİYOR?
Tarihi ve kültürüyle
zengin Karun misali zengin olan güzel Beypazarı’nın dünü, bugünü ve yarınını
değerlendirerek bir yolculuk yapalım istedim. Dün neydi, bugün nedir, yarın
nereye doğru gidiyor?
Değerli okurlarım; 2002 yılı sonundan bugüne kadar yaptığım araştırma ve
gözlemlerim sonucunda Beypazarı için şunları söyleyebilirim ki: Dün; dün
diyorum asırlar evveline anlatmaya çalışırken Galatlar, Frigler, Selçuklu,
Osmanlı ve bugünüyle Türkiye Cumhuriyeti içinde güzel ve güzide bir yerleşim
yeri olan Beypazarı. En zenginiyle, en fakirinin kiyafetleriyle
ayrılamayacak kadar birbirine benzeyen mağrur, onurlu ve şahsiyet sahibi
insanı, zengin maden yatakları, tarımı, coğrafyası ve Başkentin en güzel
ilçesi olan Beypazarı. Yazılacak o kadar çok şeyi var ki, biz acizane
özetini özetlemeye çalışıyoruz. Selçuklu döneminde 10.000 nüfuslu büyük
alış-veriş merkezi, daha öncesinde bir psikopos merkezi ve tarihi İpek
Yolunun üzerinde, adından da anlaşılacağı üzere beylerin alış-veriş merkezi
ve cihana asırlarca hükmetmiş Osmanlı devrinde bir ilim merkezi. Üniversite
düzeyinde eğitim ve öğretim verilen medreseler yurdu. 80’in üzerinde sibyan
(ana okulu) mektebinin bir arada bulunduğu ve 700 hafızın bir arada yaşadığı
ve Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin talebelerinin ve Akşamseddin
Hazretleri’nin uğrak yeri olmuş kısaca ilim, irfan, ticaret, ziraat, sanat
ve zanaat merkezi olmuş istila görmemiş mağrur bir şehir Beypazarı.
Ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşanan ve yeni gün yüzüne çıkmış tarihi
ve çok önemli bir bilgi var ki, Osmanlı İmparatorluğu; maaşları dağıtırken
özellikle şeyhülislam, padişah, veziriazam, vezirler ve kazaskerlerin (yani
devletin üst düzey yetkililerinin) maaşlarını dağıtırken dikkat edilen
kriter şuydu: Yöneticiye ya da herhangi bir memura ödenen ücretin kaynağı ne
kadar helal para olursa; o ücreti alan yönetici de o kadar adalet üzerine
görevini ifa etmiş olur. Ve işte Osmanlı’nın devlet yönetimindeki ciddiyet,
hakkaniyet, hukuk ve adalet buydu.
Şimdi de Beypazarı ile ilgili tarihi bir iftihar tablosunu yansıtalım.
Osmanlı bu özelliklere sahip helal paranın Beypazarı’nda olduğunu görmüş ve
Beypazarı ile ilgili şu tarihi kriteri kabul etmiştir. ”Beypazarı’na haram
para girmez” mantığı ile Osmanlı İmparatorluğu özellikle üst düzey
yöneticilerinin maaşını Beypazarı’ndan İstanbul’a yani Osmanlı hazinesine
ulaştırılan vergilerle üst düzey memur ve yöneticilerinin maaşlarını
ödemiştir.
Beypazarı’nın iftihar tablosu olan bir tarihi gerçek varken üstüne ekleyecek
söze ihtiyaç duymuyor ve Beypazarı’nın dününü böylece noktalıyorum.
Bugünü; 30.000’i aşkın nüfusuyla ziraati, sanayisi ve turizmiyle gelişmeye
büyümeye devam eden bir ilçe.
Define avcılarının uğrak yeri, üniversite kültürüyle değişen sosyal yaşamı
ve Türkiye’nin en güzel 10 ilçesinden biri. Ama burada bir gözlemci ve
araştırmacı gözüyle baktığımızda gözümüze çarpan çok ciddi boyutta olumsuz
gelişmeler var ki, beni üzüyor. Birkaç örnekle özetlemeye çalışırsak;
Kaymakamlık 2004-2005 kışı için binlerce aileye kömür, gıda ve nakit yardımı
yapıyor. Madalyonun bir yüzünde sayın Kaymakamımız ve yine Beypazarı yoksul
vatadaşına devlet, millet ve özel sektör katkılarıyla yardımların yapılması
çok güzel. Bu yardımları Beypazarı insanına ulaştıran kurum, kuruluş ve
kişilere öncelikle bu yardımların ulaştığı bütün aile ve fertler adına
teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum. Yüce Allah dünya ve ahirette
utandırmasın, yüzlerini güldürsün diye dua ediyorum.
Gelelim madalyonun öbür yüzüne ve acı bir tablo çıkıyor ortaya. Yardım kime
yapılır? Muhtaç olana, ihtiyaç sahibine, aciz ve yoksul düşene değil mi?
Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu: Yardımlar yanlış kişilere
gidiyor demiyorum. Belki yetkililer bu isimleri ne kadar titizlikle
seçiyorlardır ya da ismi geçen herkese ulaşalım, bununla beraber ismi
listelerde olmayan yoksullara da ulaşalım gayesi olabilir yöneticilerde.
Bunu da takdirle karşılıyorum. Benim üzüldüğüm nokta şu: Kısaca Beypazarı
denilen beylerin yaşadığı, beylerin pazar yaptığı, tarihini şanla, şerefle
yaşamış, istila yüzü görmemiş zenginler diyarı diye bilinmiş 20.yüzyılın en
varlıklı ve en saygın isimlerinden biri olmuş olan Çayırlıoğlu ailesini
bağrında şanlandırmış olan Beypazarı’nda bugün binlerce muhtaç ailenin var
olması, yani Beypazarı’nda yaşayan binlerce ailenin fakirleşmesidir beni
üzen ve madalyonun öbür yüzü diye endişelendiğim konu.
Fakirliğin artması bir beldede zenginle fakir arasına gizli bir çatışma
koyar. Fakir vatandaş karnını doyurmak için zaman aşımı içerisinde
kişiliğinden, örf ve adetinden, şeref, namus ve haysiyetinden ödün vermeye
başlar.
Beypazarı’nın bugünkü sosya ekonomik konjektürdeki konumu bu yönü ile beni
korkutuyor.
Temennim ve endişem şudur ki, Beypazarı halkının her geçen gün biraz daha
fakirleşmesinin önüne geçilmezse, yetişen yeni nesil mason localarının ve
siyonizm tuzaklarının içine düşerek; para uğruna din değiştirir, kişiliğini
bozar ve mazisini unutur. İşte bu durum Anadolunun bağrındaki Beypazarımız’a
”Üzerinde yarınlar güzel olacak” yazılı bir atom bombasının düşmesi gibi
olumsuz bir tablo ile bizi karşı karşıya getirebilir.
Beypazarımız’ın yarınları güzel olsun ama kültür, din, örf adet, sosyal
dayanışma, din, iman, bayrak, kitap, devlet gibi bizi biz yapan
damarlarımızdan hiçbiri ama hiçbiri zedelenmesin, taviz verilmeyelim, taviz
verecek kadar aciz düşmeyelim temennilerimle yazımı noktalıyorum ve son
olarak diyorum ki, yarın gözyaşı dökene kadar bugün alın teri dökelim.
Ceddimizin can verdiği, kan döktüğü, kan aldığı kutsak davalarımızda ve
yaşam mücadelemizde biz de en azından onların kemiklerini sızlatmamak için
biraz alın teri dökelim. Gözyaşı yerine biraz emek verelim kan vermenin can
vermenin yerine ve birilerinin canını kanını almaktansa; tarihe bakıp ders
alalım, ibret alalım, örnek alalım, rehber kılalım, yol edelim en güzel
yolları kendimize ve alnı açık başı dik olarak.
Beypazarı’nın geleceğine emin, mutmain ve umutlu, gülen gözlerle bakalım
güzel Beypazarı’nın güzel geleceğine diyor saygılar sunuyorum.
Yayınlanma Tarihi: 05 Kasım 2005 Yıl:3
Sayı:114
YÜREĞİN YETİYORSA SEV
Sevmek, aşık olmak,
sevgi uğruna fedakarlık yapmak, pazara kadar değil, mezara kadar sevmek, aşk,
aşık, maşuk ve cümlesini özetleyen sevmek, sevilmek!..
Sevelim ama kimi, ne zaman, ne kadar, nasıl, neyi ve niçin?...
Değerli okurlar Yüce Allah 18 bin alemi, ‘’habibim’’ dediği (sevgilim dediği)
Hz. Muhammmed (S.A.V.)’in hürmetine yarattığını yüce kitabımız Kur’an-ı
Kerim’de beyan ediyor.
Ve yine kainatın yegane ve mutlak hakimi Yüce Allah (c.c); insan denilen
varlığı en şerefli mahluk olarak yarattığını beyan ediyor.
Kulu yaratan seviyor, sevmeyi emrediyor ve Resulüm Kibriya Efendimiz
Hz.Muhammed (S.A.V) “Birbirinizi sevmedikçe gerçek mü’min olamazsınız,
mü’min olmadıkça da cennete giremezsiniz” diye buyuruyor.
Ve büyük Tasvvuf üstadlarından ve Türk edebiyatının usta kalemlerinden
Mevlana Celaleddin’i Rumi (r.a) hazretleri “Yaradılanı severiz; Yaratandan
ötürü” diye ifade buyuruyor.
Değerli okurlarım aşk öyle bir tılsım ve yaralı gönüllerin öylesine teselli
bulmayan bir derdi ki; alimlerin dahi çözüm üretmekte, merhem bulmakta
zorluk çektikleri, aciz düştükleri bir yaradır aşk.
Ve bu aşk denilen gizem (sır) öyle güçlü bir iksir ki, tabiri caizse
‘’içtikçe yanarsın, yandıkça içesin gelir.”
Sultanların saltanatını deviren, Mevlana’yı Şemsi Tebrizi (Tebriz’i Şems)’in
çevresinde pervane edip çeviren, Hz. Ebubekir (r.a)’ın yüreğinde yanık et
kokusunun hasıl olmasına sebep olan, Hz. Fatih Sultan Mehmet Han (r.a)’ı
Akşemseddin hazretlerinin dizinin dibinde sarhoş eden, hep aynı ilahi aşk,
Allah’a olan sevdaları değil miydi?
Mecnun’u çöllerde köle eden, Ferhat’a dağları deldiren Leyla ile Şirin’in
sebep kılındıkları ilahi aşk değil miydi?
Örnekler bitmeyecek kadar çok. Aşk yine Mevlanalar, Ferhatlar, Şirinler,
Leyla ile Mecnunlar, Kerem ile Aslılar, Melik ile Meryemler yetiştirecek
gücü ile dimdik ayakta.
Değerli okurlar isterseniz gelin bir de madalyonun bugünkü ve diğer yüzüne
bakalım.
Allah’ı unutup paraya tapanlar, makam ve mevkiye, şöhrete aşık olanlar
bunlar ya da biz aynı hataya düşmüşsek bizim aradığımız nedir? Yürüdüğümüz
yolun sonu nereye varır? Biraz nefsi muhasebe yaparak adını aşk koyduğumuz
hatalarımızı irdelemeye ne dersiniz?
Aşk kulun sevdiğinde kaybolması, insanın sevdiği uğruna kendini aşması,
kendini terk etmesi, dört yüze yakın manevi kalp hastalıklarını tedavi
etmesiyle başlayan ulvi bir enerjidir.
Bu enerjinin yoğunluğu, bu yükün ağırlığıdır aşığı berduş eden, ona dünyayı
ve kendini unutturan. Ve ilahi aşkın kudretidir; sonunda kula Allah’ı
bulduran ve kulu yegane saltanat sahibi O yüce Yaratıcı’ya (Allah’a)
ulaştıran.
Sevdiğimizi söyler dururuz ilkokul sıralarında başlayan; Ayşe, Fatma, Ali,
Ahmet isimleri ve sürekli cebimizde taşıyıp sık sık baktığımız, öpüp
kokladığımız için aşınan , yıpranan maşuk fotoğrafları ve arkasından gelir
şiirler, şarkılar, maniler, destanlar. Herbiri bir romana sığmayacak uzun
aşk hikayeleri.
Erkeklerin askerlik anılarını ömür boyu anlatmaları gibi, kızın-erkeğin
söylemekle bitiremeyeceği sevda masalları olur yüreklerini yakan ve ayrılık
ateşi de eklenince; hatırlandıkça, yad edildikçe, burunları sızlatan aşk
besteleri diyelim kısaca.
Ve ne tuhaftır ki, nicemiz sevdiğimizi ilk bilmesi gereken kişiye yani
sevdiğimiz kişinin ta kendisine sanki en son bilmesi ve duyması gereken
oymuş gibi en son söyleriz ya da bazen bir ömür boyu söyleyemeyiz.
Ve bir zaman gelir ki; başımızı ellerimizin arasına koyup başlarız, kara
kara düşünmeye, “hatayı nerde yaptım, O’na böyle söyleseydim, hatalıydım, ya
da o kız, o erkek bana göre değil, beni aşar, sözleri; ya da ben ondan
üstünüm” gibi nefsi kuruntular girer devreye.
İyi de arınmış bir kalp ile başlayan sevdalar kula Allah’ın bir lutfu; bir
kulunu bir başka kulana sevdirip vesile kıldığını aklımıza getiremeyiz.
Sevdiğimize darılıp ne garip bir tezattır ki, sevgimizi bitirip kalbimizdeki
yumuşamanın yerini; kin dolu, öfke dolu, cephe alıcı intilkam duygularına ya
da önü alınamaz mantıksız ihtiraslar kaplamaya başlar ve zerrenin kıymetini
düşünen aşk dolu yüreğimiz, isyankarlığa yüz tutarak nasırlaşmaya başlar.
İşte değerli okurlar; her biri bir okyanus, ayrı ayrı birer dünya olan biz
insanoğlu; tertemiz sevdalarımızın yer aldığı kalbimizi kin ile öfke ve
ihtiras ile doldurmaya başlayınca, tabiri caiz ise kalbimizin ölüm fermanını
kendi beynimizle imzalamış oluruz. Oysa, kalp meselesi akıl ile çözülecek
gibi değildir.
Sevdanın fermanı, maşuka köleliktir. Yani neticede kulun Allah’a kulluğu ile
yol nizam bulur.
Seveni ve sevileni hakir görmek firavunların işi olsa gerektir.
Kimsenin sevgisini sevdasını hakir görmeye, küçümsemeye hakkımız yoktur.
Çünkü sevmek, yüreği temiz insanların işidir. Sevmek ; karşılık
beklemeyenlerin, maddi bedel aramayanlrın işidir. Sevmek; kulun Allah’a
kulluğudur. Bir çeşit ibadettir. Sadakattir. Ve maşukun küçük bir lutfu,
sevgilinin kalpten gelen bir gülümsemesi, ne büyük saadettir aşığı için.
Sevmek; Yüce Alah’ın insanın kalbine verdiği tarifsiz ama zarif bir ilhamdır.
Alimsiz olur da, arifsiz olmaz bir yoldur.
Sevmek; yemeden doymak, içmeden kanmak, bir tatlı tebessüme dünyaları
değişmemektir.
Sevmek; kalbin varacağı ulvi mertebedir.
Mevlana boşuna mı dedi!?.. ‘hamdım, piştim, elhamdülillah’ diye. Onun
hamlığı cehaleti ve yolun başında olması değil miydi? Onun pişmesi, ilahi
aşk ile Allah aşkıyla yanıp ruhunu, kalbini olgunlaştırması değil miydi?
Elhamdülillah demesi Hakk’a (Allah’a) varması değil miydi?
Özetlemek ve bağlamak istiyorum ki, aşk yazmakla bitmeyen, 18 bin alemi
gezsen yitmeyen, Allah’tan gayrı da mutlak bir varışı, saadeti olmayan,
gizemli cesaret ve yürek isteyen ateşten bir gömlek, zümrütten bir yoldur...
Yolun yolcularına Allah kolaylık versin ve ikramını bol eylesin diye dua
etmek gelir yüreğimden.
Bir kul olarak bir kulu sevmişseniz; dürüstçe, saf bir yürek ile ve yalnız
Allah rızasını gözeterek, Allah’a şirk koşmadan sevmişseniz, ne mutlu.
Varsın sevdiğiniz kişi farkında olmasın. Bu sevdanın karşılık görmemesi,
sizin onu hak etmediğiniz anlamına gelmez. Çünkü gerçek seven yüreğiyle
sevmiştir. Sevilip de karşılık veremeyen sizden üstün değildir. O’nun sizi
sevmeye yüreği yetmemiştir.
ALLAH’ım bana seni ve layık gördüğün kullarını sevdir.
Yayınlanma Tarihi: 24 Eylül 2005 Yıl:3
Sayı:111
ÇİLE ÇEKMEK İÇİN TORPİLİN VAR MI?
Merhaba
efendim.Yazının başlığını gören değerli okurum sana sesleniyorum. Başlığa
bakıp fıkra zanettme! Başka devletlerde, başka milletlerde, ancak fıkralarda
rastlanan hadiselere maallesef güzel Türkiye’mizde hayatın tam içinde
rastlamamız kaçınılmaz oluyor.
Ne hazindir ki yıllardır sendikalar, değişik TV kanalları, gazeteler,
dergiler, yazarlar, ekonomistler vb. kısacası 4 kişilik bir aile nasıl
geçinir diye düşünen, araştıran, yetkili yetkisiz, acemi, uzman, söz sahibi,
makam sahibi, muhalefeti, iktidarı, cüzdanlıs, cüzdansızı, vicdanlısı,
vicdansızı, bilimum medya vasıtasıyla, medyalarda, ekranlarda, mikrofonun
başında, milletin karşısında konuştular, yazdılar!
Fakirlik sınırı şu, açlık sınırı bu, zaruri tüketim, mecburi masraf velhasıl
kelam, asgari ücret ile Türkiye’nin yaşam koşullarını bir de 4 kişilik
kalabalık aileyi bir araya getirip (Bu mızrak bu çuvala sığmıyor, kılıf
minareyi almıyor, imkansızdır, mümkünsüzdür) dediler.
Yıllardır bunlar konuşulurken, enflasyon faiz, döviz hesapları yapılırken,
güzel ülkemde yıllardır aileler asgari ücret ile mızrağıda çuvala sığdırdı,
kılıf ile minareyi de çaldırdı, 4 kişilk aileyi asgari ücret denilen
miktardaki para ile iyi kötü geçindirdi.
Şimdi de dönelim madalyonun öbür yüzüne;
Bu ekonomik koşullara rağmen insanlar yıllardır asgari ücret ile ev aldı,
araba aldı, çocuklarını üniversitelerde okuttu. Bu asgari ücret ile borsada
parasını katlayanlar, çocuğunu devlet dairesine yerleştirebilmek için
birilerine binlerce euro, dolar, 5 milyar, 10 milyar gibi rüşvetler verenler
oldu! Çark öyle muammalı bir şekilde dönüp dolaştı ki; herkes halinden
memnun hesabı, 318,000,000 TL maaş alan asgari ücretli fertlerin yaptıkları
masraflara baktığımızda değil 318, 636 milyon da olsa 954 milyon da alsa
yetmiyor. Peki nasıl yetti?
Evet nasıl yetti, nasıl denk geldi?
Bu sorunun cevabını ülkemin acı gerçekleriyle vermek zorundayım. Bir türlü
önü alınamayan kayıt dışı ekonomiden alın da, kurtlar sofrasına dönen
karapara, kara borsa, mafyacılık, günden güne artan hırsızlık, yolsuzluk,
istemem yan cebime koy, devletin malı deniz yemeyan keriz, faizcilik,
dövizcilik, ‘el yapıyor birşey olmuyor, ben yapsam ne olur, bir kazıkta ben
atayım,’ derken yeni bir terim gelişti; yiyen yedi devleti, kim kurtaracak
milleti.
Ve acı neticeler başladı gelişmeye, şöyle ki; Akşama evime bir lokma ekmeği
nasıl götüreceğim düşüncesi ahlaki değerlerden, örf adetten, milli ve manevi
mekanizmaların dinamitlenmesiyle sonuç buldu.
Evlat anaya babaya isyankar olmaya başladı, misyoner faaliyetlerin rüzgarına
kapılan bazı insanlar para pul uğruna din değiştirir oldu. Bizi biz yapan,
milli birlik bütünlük ve dayanışmamızın temel direği olan şanlı geçmişimizi
yitirmeye başladık.
Suçlu kim yada sorunlar nasıl başladı, kim yaptı, kim etti sorularının
cevabını da fazla aramıza gerek yok.
Yazının başındaki sorunun kısa ve öz cevabını vererek konuyu bağlamak
istiyorum.
Çile çekmek için torpilin var mı? El cevap; Türkiye’de yaşamak yada yaşamaya
çalışmak, veya asgari ücretli olmak yeterli dahasına lüzum yok.
Velhasıl kelam sorun ciddi, bize acı veren çıban hayli büyük ancak büyük
olan ve mümkün olan bir gerçek var.
Milli birlik ve bütünlük içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Şanlı
bir geçmişe sahip olan 6 asır dünyaya adaletle hükmetmiş bir büyük
imparotorluğun torunları olarak; üzerimizdeki gaflet yükünü atıp uyanmamız
ve şahlanmamız için devlet ve millet olarak tek yumruk olmanın zamanı geldi.
Birinci dünya savaşı, Balkan harbi (Çanakkale Destanı) ve kurtuluş savaşını
o günün zor ve karşıtlı imkanlarıyla atlatıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni
kuran ve bugün ayakta duran bu devlet ve bu millet, bu zor günleri ve
badirelerini atlatmış bu millet istese; inanıyor ve güveniyorum ki; dış borç
gibi ağır yükü bir günde sırtından atar ve devlet millet elele, gönül gönüle
“başaracağız” sloganıyla tek yumruk olarak, inanarak, güvenerek ve çalışarak,
dürüstçe ve mertçe üreterek, genç nüfusun maddi ve manevi gücünü had safhada
değerlendirerek, belki 5 yıla, belki dahada kısa bir zaman diliminde Türkiye
Cumhuriyeti Devletini borcu olmayan, işsizi bulunmayan, şahlanmış ve önü
alınamaz şekilde büyümüş dünyanın tek süper gücü haline getirir.
İnanıyorum ve güveniyorum, çalışmaya varım. Ve son olarak devletime ve
milletime kalbim ve kalemim ile haykırarak diyorum ki;
Şahlan Büyük Türkiyem şahlanma vakti bugün
Bugün el açtıkların, kaftanını öptü dün.
Yayınlanma Tarihi: 10 Eylül 2005 Yıl:3
Sayı:110
BAŞARININ SIRRI ÇALIŞMAKTIR
Hayat; bilinen ve
bilinmeyen yönleriyle sürekli bir takım cevap bekleyen soruları yöneltir
bize.
Bazı soruların cevabını zamanla, parayla, tecrübeyle, imanla, okuyarak,
gezerek, araştırarak veya sabredip bedel ödeyerek verebilsekte; öyle sorular
vardır ki;cevap bekleyen, düşüncelerimizi türlü badirelere sokan, zaman
isteyen; kısacası hayatın önümüze getirdiği bazı soru ve sorunların cevabını,
çözümünü bulmaya ömrümüz yetmez.
Başarı; tarih boyunca bütün toplumların, bütün bilim adamlarının,
psikiyatrislerin, filozofların, sosyologların cevap bulmaya çalıştıkları çok
geniş kapsamlı bir soru olmuştur.
BAŞARININ SIRRI NEDİR?
Bu güne kadar insanoğluna yani bizlere tarih süresinde olup gelen başarı
reçetelerini toparlayacak olursak;
1-) İnanmak, başarmak istediğimiz konu karşısında gözümüze çaba ve
gayredimize istinaden o başarıyı yakalayebileceğimize inanmaktır. Fatih
Sultan Mehmet Han gemileri yürütüp denize indirirken inanmıştı.
2-) Güvenmek; Malazgirt fatihi Alparslan 50,000,000 askeriyle 200,000
kişilik bizans ordusu karşısında zafer kazanabileceğine askerine olan güveni
sayesinde inanmıştı.
3-) Diyet ödemek; Bir bardak suyu içebilmek suyu teminden başlayıp midemize
indirirken dahi diyet ödüyoruz.
Bizim olsun istediğimiz bir ticari mala en azından para cinsinden diyet
ödüyoruz.
4-) Bazı hedefler vardır ki inanmak, güvenmek, diyet ödemek yetmez, hedefe
ulaşmak için zaman ister, sabır ister. Bir evladın doğumundan tutunda,
bebeklik, çocukluk ve gençliğe ulaşması, dünyayı tanıyıp ana babaya kol
kanat olacak yaşa gelmesi 15-20 yıl gibi uzun bir zaman ve sabır ister.
5-) Bazı hedefler vardır ki; işin erbabını, her merdiven basamağında değişik
bir ustalık, değişik bir incelik, ağır bir bedel, zorlu bir maraton, yüklü
bir maddi ve manevi direç ister.
6-) Birde başarının altın kuralı vardır. Çalışmak, çalışmak, çalışmak.
7-) Velhasıl kelam bütün bu saydığımız başarının altı altın kuralının
bütünleyicisi, tuğlaların arasındaki harç, dışındaki sıva ve sıvanın
üstündeki gözlerimizi kamaştıran boyaya ve desene gelelim.
Hedef tayin edeceksin, tayin ettiğin hedef senin için ve içinde bulunduğun
ailen, mahallen, köyün,ilçen,ilin ve ülken ve dünyan için lüzumlu, faydalı,
artışı eksisinden kat kat fazla olan bir hedef olacak.
Başarmak istediğin, ulaşmak istediğin hedef makul ve mantıklı, gerekli ve
zaruri olduğu kadar, senin ve sana destek olanların gözünün yeteceği,
imkanlarının el verdiği hedef olacak. Kabul olmayacak duaya amin denilmez
hesabı susuz çöle su çiçek ekmenin kimseye faydası olmaz.
Başaracağım diye kendine inandığın konuda diyeti ödemeye, çileyi çekmeye
hazır olduğunda, o hedef için yeterince bilgi donanımını biriktirip işin
erbabı olduktan sonra, çileyi çekmek için göğsünü gerip, mücadeleden
yılmadan zaman içinde sabrını göstermişsen; yılmadan usanmadan, yorgunluk
nedir bilmeden, yerinde ve gereği miktarınca çalışarak uğraşının neticesini;
”Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır” misaliyle olumlu almışsan, senin
gayretini uzaktan yada yakinen takip eden insanlara ne demek düşer biliyor
musun? “Düşündü, taşındı, kendine makul ve gerekli ve önemli bir hedef tayin
etti, çalıştı çabaladı, ceremesini çekti, yılmadı usanmadı, sabretti,
bedelini ödedi, seçtiği ve gittiği yolda dost doğru yürüdü, inadla hedefini
başararak bize de gösterdi, bu gün çektiği sıkıntının rahatlığını yaşıyor,
cefasının sefasını sürüyor hedefinin zirvesine vardı, emeğinin karşılığını
aldı. Alınterinin meyvesini yiyor, helal olsun.
Yiğidi öldür hakkını yeme, çalıştı başardı rüştünü ıspatladı!!!
|