Ercan GÜNDÜZ

Gazetemizin haber scriptine  www.yeniyildizgazetesi.com adresinden ulaşabilirsiniz

Ana Sayfa
Reklamcılık
Matbaacılık
Gazetecilik
Kitap&Kırtasiye
Web&Hosting Hizmeti
Bilgisayar
Hediyelik Eşya
Mail Form
Sitemizi Tavsiye et
Anket
Ziyaretçi Defteri
Forum
Chat
Messenger
Link Bankası
E-Kart
Size Özel
İlanlarınız
Resim Galerisi
Beypazarı Tanıtım
Açılış Sayfam Yap
Sık Kullanılanlara Ekle
 
 
 
 
 
 
 

HAKLI OLANIN VE

HAKLININ YANINDA,

HAKKIN SESİ

HAKLININ SESİ


Gazetemiz Yeni Yıldız

ayrı bir sitede

Gazetemiz Yeni Yıldız bu web sitemiz içinde değil artık ayrı bir sitede yayınına başladı. Gazetemizin yeni adresi linkler sayfamızda.

 

Yeni Yıldız Gazetesi

Bağlantı Sayfaları

Tarihçesi
Yayın Bölgesi
Temsilciler
Künye
Gazete Kadrosu
Abone Formu
Yazarlar
Şairler
Araştırma Yazıları
Şifalı Bitkiler
Eğitim
Sağlık
Çocuk Köşesi
Kadın Köşesi
Arşiv
Reklamlar
İlanlar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Küçük Birikimleri Yatırıma Dönüştüren Kuruluş

 

Yayınlanma Tarihi: 3 Şubat 2005 Perşembe Yıl:3 Sayı:125

 

GEREK YOK BAŞKA SÖZE ÖZE DÖNELİM ÖZE

İnsan denen kozmopolitik, sosyolojik, yaratılmış ve yaratılmışların en şereflisi olan varlık, özüyle hareket ettikçe güzeldir, olumludur, ılımlıdır ve doğruya varma gücüne sahiptir.
İnsan bir yönüyle yaratılmışların en üstünü olabildiği gibi bir yönüyle de yaratılmışların en basiti ve acizi durumundadır.
Doğumuyla başlayan acziyeti, hayatı kazanma aşamasına gelene kadar sürekli başkalarının (anne, baba, arkadaş vb) ilgisine, yardımına ve iyi niyetine muhtaçtır.
Hayvanlar alemiyle kıyasladığımızda kimi hayvan birkaç dakikada ya da en geç birkaç ayda kendi ayaklarının üstünde yürüyebilir ya da uçabilir. Ancak insanı değerlendirdiğimiz de görüyoruz ki, bir yaşını doldurmadan yürüye bilen insan pek nadir bulunur. Ve nihayetinde büyüyen ve büyürken çevresine sorular yönelten hayatı tanıma arzusuna yönelen insan; çevresini farkederek bulunduğu aile, mahalle, kasaba ve ülkesini, dinini, töresini, devletini, sorumlu bulunduğu ilahi ve idari kanunları irdeleyerek kendi yerini ve safını belirlemeye çalışır.
Hayat; bazen bilmece, hüzün, mutluluk, sorumluluk, bazen çile, gam, meçhul gibi kavramlarla gelir karşımıza. Kimine göre hayat paradır, şöhrettir, zevk-i sefadır. 50-60 yılllık bir serüvendir, kimine göre mutfak, banyo, tuvalet ve yatak odası üçgeninde nefes alıp vermedir.
Kimine göre ise; imtihandır, nimettir, rahmettir, sorumluluktur, başkalarına yük olmadan kendi rızkını meşru yollardan kazanmak yine meşru yollarda rızaî mutlak için sırf Allah rızası için can denilen emane, vücut denilen nimeti terkedene kadar kulluk görevini yerine getirip vade yetince ömür bitince Allah katında Rıza, Resul katında şefaat ve terkettiği dünyada geride kalan insanların hayırla yadettiği, hayır dualarla anılan bir insan olarak ömür sermeyasini kullanmaktır.
Şeytan melek olarak yaratıldı ancak özünü inkar edip yaradanına asi olduğu için lanetlendi ve dünya üzerinde yaşayan kullara imtihan vesilesi olarak görevlendirildi. Yani şer gördüğümüz varlıklar, hadiseler bir yönüyle hayırdır. Şöyleki, necis bir kokuyu hissetmeseydik gülün kıymetini bilemezdik ya da Firavun’u tanımasak Musa (a.s)’ın kıymetini bilemeyiz, Nemrut’un kibrini öğrenmesek Hz. İbrahim (a.s)’ın Allah’a teslimiyetinin kıymetini kavrayamayız. İslam Güneşi Resulullah (s.a.v)’ın yoldaşları olan ve herbir güneşin pervanesi yıldız kıymetinde bulunan sahabe (r.a) efendilerimiz ve herbiri bir anne kıymetinde olan Sahabiye (r.a)’larımız namaza durduklarında sağ taraflarında cenneti, sol taraflarına cehennemi, ayaklarının altında sıratı var kabul edip o ihlas ile kulluklarını eda etme gayretinde bulunmuşlardır.
Değerli okurlarım bu ahir zamanda görüyoruz ki, gerçekten de attığımız her adımın altında bir sırat, her hayrın yanında bir cennet ve her şerrin yanında bir cehennem görülüyor. Ama gel gör ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri buyuruyor ki, Sırat dediğin nedir üstüne saraylar yapasım geldi. Ve Ebubekir peygamberler silsilesinin devamında paygamber makamının sahibi değil ama insanlığın zirvesinde bir isim, peygamber olmayan kulların en büyüğü en sadık olanı, Resul’un sırdaşı, arkadaşı buyuruyor ki, “Allahım beni Cehennemine at ve vücudumun öyle büyük yap ki benden başka bir tek kuluna kalmasın onlar cehennem azabına dayanamazlar”. Peki şimdi kendi nefsimle beraber tüm okurlarıma sormak isterim: Sırat kıldan ince, kılıçtan keskin, cehennem istırabın dünyada hayalini kuramayacağımız kadar şddetlisini içinde barındıran, günahkarların ahiret yurdu ve Yunus diyor ki cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri, isteyene ver onları. Bana seni gerek seni”
Şimdi sorarım bu İslam güneşleri cehenneme meydan okuyorlar, cenneti ve hurileri redddediyorlar, bunun sırrı nedir? Yine İslam güneşlerinin ifadelerinden cevabını verecek olursak o güneşler yaşam gayelerini Allah rızası kılmışlar ve varacakları hedef yer olarak Yüce Allah’ın en büyük cennet nimeti olan Yüce Allah (c.c)’ün Cemalini görmeyi kendilerine gerçek vuslat kabul etmişler, sırrın içinde sırra varıp Yaradılanın içinde Yaradan’ı bulma yolunu kendilerine yol tayin etmişlerdir. Velhasa öz Allah’tır, cümle yaratılmış varlıkların ve zamanın sahibi O’dur, aklımıza gelen gelmiyen, bildiğimiz ve bilmediğimiz cümle yok ve varın sahibi ve mutlak hakimi O’dur. O Allah ki, zamanı ve varlığı yaratan varın ve yokun başında ve sonunda O’dur. O’nun varlığı kendindendir. Yarattığını tanıyan, bilen ve cümle noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah(c.c)’dür. Cümle derdi veren ve dermanı veren O’dur, sıkıntıyı verip sabrı, şükrü kabul eden ve rızası istikametinde yapılan çalışmaları ve çekilen çileleri ibadet sayan O’dur.
Dünya denilen handa, ömür denilen mesafesini bilmediğimiz yolda yürürken bizi yoktan var eden Allah’a yönelip, öze dönüp O’nun ipine sarılırsak, imtihan sebebi olan lanetlenmiş şeytana icraatlarımızla darılırsak, nefis denilen yaratılmışların en cahilini Allah’ın ipine sarılarak Allah’ın rızası istikametinde eğitip olgunlaştırırsak, işte o zaman cehenneme meydan okuyacak ulvî olgunluğa varmak, sırat üzerinde saraylar yapmak, huri, gılman ve cennet köşklerine sırt çevirmek ve Allah’a varmak kolay ve saadetlerin en büyüğü en alası, zaman mefhumunun ortadan kaldırılacağı ahiret aleminde Yüce Allah’ın cemalini seyreylemek, O’na varmak ümmeti Muhammed’in güneşleri, yıldızları diye kabul edilen o büyük insanların vardığı yere varmak mümkün olur.
Allah cümlemizi onların şefaatlerine mazhar eylesin ve onlara dünyada yoldaş, ahirette komşu ve kardeş eylesin.(Amin)

 

Yayınlanma Tarihi: 24 Ocak 2005 Pazartesi Yıl:3 Sayı:123

ÇOCUKLUĞUMU ÖZLÜYORUM

Saf düşüncelerle donanmış bir hayat; ihanetten, gıybetten, yalandan uzak, fedakarlığı ve doğruluğu boyun borcu bilmiş, olayları vicdanının sesiyle yorumlayan çocukluğum nerdesin?
Küçük bir karıncanın Hz.İbrahim (a.s)’ın atıldığı ateşi söndürmek için karınca kararınca su taşıyıp ateşi söndürmeye çalışan inanç ve kararlılığıyla bir gerçeği haykırırken minik bedeni ve öğrendiği birkaç sade, edebiyattan uzak ifadelerle karaya kara diyen anlayışla, çıkar peşinde koşmayan, menfaat kelimesinin manasını bilmeyen çocukluğum nerdesin?
Dargınlıkları kısa zamanda bitiren, elinde olanı arkadaşlarıyla bölüşmeyi manevi bir yükümlülük olarak hiiseden; açlığını, susuzluğunu gözyaşlarıyla samimi ve içten hıçkırıklarıyla anlatan, kendine tokat babasına veya annesine sığınak gözüyle bakarak kucağına koşan çocukluğum nerdesin?
Acizliğine ve küçüklüğüne bakmadan en güzel umutları besleyip, mutlulukları ve yarınları toz pembe gören, yarınların sürekli olarak bugünlerden daha güzel olduğuna yürekten inanan çocukluğum.
Bugün filozofların dahi cevaplayamayacağı soruları çevresine bir arayış içerisinde soran, sıkılmadan korkmadan sebepleri araştıran çocukluğum seni çok özlüyorum.
Her geçen gün bir başka hayat gerçeğiyle sarsıldığım şu genç yaşımda sağlığımın ve boşa harcadığım yirmi küsür yılımın; zamanın kıymetini kavrayamamamın yanında çelik gibi bedenim ve yumruğumla zulme meydan okuyamamamın acısını nasıl hissettiğimi anlatacak kelimelerden aciz beynimle ve umut dünyasında düştüğüm (haşa Allah düşürmesin), haksız olarak nara attığım karamsarlığımla seni o kadar çok özlüyorum ki, anlatamam.
Anlatmaktan aciz olduğum bugünümle senin kıymetini daha iyi anlıyor, sendeki saflık, fedakarlık, arkadaşlık ve barış duygularına insanlığın bugün ne kadar çok muhtaç olduğunu, körelmeye yüz tutmuş şu iki gözümle az da olsa görüyor ve mutluluk arayışları içerisinde saçlarını ağartmış yetmişlik filozofların aradıklarının, senin islam fıtratıyla yartılmış, Allah tarafından insanın dünyaya gelişiyle nasiplendirilmiş olan çocukluk ahlakında az da olsa seziyor ve burada seni özlemekle ne kadar haklı olduğumu görerek sana imreniyorum.
Ve tüm insanlara yüreğimle sesleniyorum.
Bütün insanların mutluluğu için; çocukların dünyasının bir mihenk taşı olduğunu anlatmaya çalışırken yine diyorum ki, çocukluğumu özlüyorum.

 

Yayınlanma Tarihi: 14 Ocak 2005 Cuma Yıl:3 Sayı:122

KALEMİN ARKASINDAKİ KILAVUZ

Hangi görüş ve fikirde olursa olsun, eline kalem alan söz ustaları, şiir olsun düz yazı olsun, makale, fıkra, roman, ansiklopedi, mecmua, gazete vb. satırlarını yazarken bu mısralara duygu düşünce ve özlem ve umutlarını aktarırken vicdanlarının sesine kulak verdikleri sürece doğruları yazmaya mahkum olarak hareket ederler.
Kalp ile direkt teması bulunan işaret parmağı ve nefse tabi olan baş parmak arasındaki kalbin ve beynin ve nefesin ve kişinin dünyasının elinde, beyaz kağıtlarda yol alıp giden çabası okurları etkilemek ve yol göstermek yön vermek olan, güldüren, ağlatan, düşündüren, muhasebeye yönlendiren kalemin güzel ürünler vermesi edebi sanatçının kapasitesi ve fikir ve idealleriyle doğru orantılıdır.
Kalemin arkasındaki bu kılavuzun kağıt üzerinde sanat yoluyla ortaya koyacağı ürünlerin insanlık alemine ne derece faydalı olacağı, sanatçının ifadeleriyle insanlığın asli ihtiyaçlarının bir çizgide olması miktarıncadır.
Bu nedenle diyorumki, kalemin arkasında ona yön veren insan vasıtası, vasıflı, kriter belirleyici ve nefsi emellerine kulak asmadan vicdanının sesine uygun hareket eden bir edip bulunduktan sonra ifadeler beyinlerde, gönüllerde toplumlarda olumlu iz bırakmaya mahkumdur.
Sanatçı bu kriterleri gözönünde bulundurarak sanat için sanat, şöhret için sanat ilkelerini aşıp toplum için sanat prensibini benimsemiş ve bu ufukta yol alan vicdan ve hakikat sesine tabi olan kalem ve arkasındaki kılavuz insan; kendine Hak yolu prensip tayin edip sanat ışığıyla kağıt üzerine aktardığı her satır, insanlığın duygusal fikri, dünyevi ve uhrevi edebi gereksinimlerini anlatacak, fikri yönde insanlara yol gösterici olacaktır.
Sanatçı bu çizgide yol aldığı sürece beyaz kağıt üzerinde hareket eden kalem, en güzel sanat meyvelerini vermeye, yalan yanlış ve riyakarlıktan uzak düşmeye müptela olup insanlığa sanat güneşinin ziyasıyla karanlıklardan arı, en güzel ufuklara taşıyan beyaz kanatlı umutlarla dolu güvercinle ufuktan ufuğa yol almasında bir fotoğraf makinesinin objektifi kadar tarafsız, menzili vurmaya namzet yaydan çıkmış ok gibi vazife idrakında olmasına ve amaca ulaşmasında herhangi bir engel ki, bu engel dağlar dahi olsa ne yönünü saptırabilir ve ne de engel olabilir.

 


Yayınlanma Tarihi: 03 Aralık 2005 Cuma Yıl:3 Sayı:117

BEYPAZARI NEREYE GİDİYOR?

Tarihi ve kültürüyle zengin Karun misali zengin olan güzel Beypazarı’nın dünü, bugünü ve yarınını değerlendirerek bir yolculuk yapalım istedim. Dün neydi, bugün nedir, yarın nereye doğru gidiyor?
Değerli okurlarım; 2002 yılı sonundan bugüne kadar yaptığım araştırma ve gözlemlerim sonucunda Beypazarı için şunları söyleyebilirim ki: Dün; dün diyorum asırlar evveline anlatmaya çalışırken Galatlar, Frigler, Selçuklu, Osmanlı ve bugünüyle Türkiye Cumhuriyeti içinde güzel ve güzide bir yerleşim yeri olan Beypazarı. En zenginiyle, en fakirinin kiyafetleriyle ayrılamayacak kadar birbirine benzeyen mağrur, onurlu ve şahsiyet sahibi insanı, zengin maden yatakları, tarımı, coğrafyası ve Başkentin en güzel ilçesi olan Beypazarı. Yazılacak o kadar çok şeyi var ki, biz acizane özetini özetlemeye çalışıyoruz. Selçuklu döneminde 10.000 nüfuslu büyük alış-veriş merkezi, daha öncesinde bir psikopos merkezi ve tarihi İpek Yolunun üzerinde, adından da anlaşılacağı üzere beylerin alış-veriş merkezi ve cihana asırlarca hükmetmiş Osmanlı devrinde bir ilim merkezi. Üniversite düzeyinde eğitim ve öğretim verilen medreseler yurdu. 80’in üzerinde sibyan (ana okulu) mektebinin bir arada bulunduğu ve 700 hafızın bir arada yaşadığı ve Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin talebelerinin ve Akşamseddin Hazretleri’nin uğrak yeri olmuş kısaca ilim, irfan, ticaret, ziraat, sanat ve zanaat merkezi olmuş istila görmemiş mağrur bir şehir Beypazarı.
Ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşanan ve yeni gün yüzüne çıkmış tarihi ve çok önemli bir bilgi var ki, Osmanlı İmparatorluğu; maaşları dağıtırken özellikle şeyhülislam, padişah, veziriazam, vezirler ve kazaskerlerin (yani devletin üst düzey yetkililerinin) maaşlarını dağıtırken dikkat edilen kriter şuydu: Yöneticiye ya da herhangi bir memura ödenen ücretin kaynağı ne kadar helal para olursa; o ücreti alan yönetici de o kadar adalet üzerine görevini ifa etmiş olur. Ve işte Osmanlı’nın devlet yönetimindeki ciddiyet, hakkaniyet, hukuk ve adalet buydu.
Şimdi de Beypazarı ile ilgili tarihi bir iftihar tablosunu yansıtalım. Osmanlı bu özelliklere sahip helal paranın Beypazarı’nda olduğunu görmüş ve Beypazarı ile ilgili şu tarihi kriteri kabul etmiştir. ”Beypazarı’na haram para girmez” mantığı ile Osmanlı İmparatorluğu özellikle üst düzey yöneticilerinin maaşını Beypazarı’ndan İstanbul’a yani Osmanlı hazinesine ulaştırılan vergilerle üst düzey memur ve yöneticilerinin maaşlarını ödemiştir.
Beypazarı’nın iftihar tablosu olan bir tarihi gerçek varken üstüne ekleyecek söze ihtiyaç duymuyor ve Beypazarı’nın dününü böylece noktalıyorum.
Bugünü; 30.000’i aşkın nüfusuyla ziraati, sanayisi ve turizmiyle gelişmeye büyümeye devam eden bir ilçe.
Define avcılarının uğrak yeri, üniversite kültürüyle değişen sosyal yaşamı ve Türkiye’nin en güzel 10 ilçesinden biri. Ama burada bir gözlemci ve araştırmacı gözüyle baktığımızda gözümüze çarpan çok ciddi boyutta olumsuz gelişmeler var ki, beni üzüyor. Birkaç örnekle özetlemeye çalışırsak; Kaymakamlık 2004-2005 kışı için binlerce aileye kömür, gıda ve nakit yardımı yapıyor. Madalyonun bir yüzünde sayın Kaymakamımız ve yine Beypazarı yoksul vatadaşına devlet, millet ve özel sektör katkılarıyla yardımların yapılması çok güzel. Bu yardımları Beypazarı insanına ulaştıran kurum, kuruluş ve kişilere öncelikle bu yardımların ulaştığı bütün aile ve fertler adına teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum. Yüce Allah dünya ve ahirette utandırmasın, yüzlerini güldürsün diye dua ediyorum.
Gelelim madalyonun öbür yüzüne ve acı bir tablo çıkıyor ortaya. Yardım kime yapılır? Muhtaç olana, ihtiyaç sahibine, aciz ve yoksul düşene değil mi? Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu: Yardımlar yanlış kişilere gidiyor demiyorum. Belki yetkililer bu isimleri ne kadar titizlikle seçiyorlardır ya da ismi geçen herkese ulaşalım, bununla beraber ismi listelerde olmayan yoksullara da ulaşalım gayesi olabilir yöneticilerde. Bunu da takdirle karşılıyorum. Benim üzüldüğüm nokta şu: Kısaca Beypazarı denilen beylerin yaşadığı, beylerin pazar yaptığı, tarihini şanla, şerefle yaşamış, istila yüzü görmemiş zenginler diyarı diye bilinmiş 20.yüzyılın en varlıklı ve en saygın isimlerinden biri olmuş olan Çayırlıoğlu ailesini bağrında şanlandırmış olan Beypazarı’nda bugün binlerce muhtaç ailenin var olması, yani Beypazarı’nda yaşayan binlerce ailenin fakirleşmesidir beni üzen ve madalyonun öbür yüzü diye endişelendiğim konu.
Fakirliğin artması bir beldede zenginle fakir arasına gizli bir çatışma koyar. Fakir vatandaş karnını doyurmak için zaman aşımı içerisinde kişiliğinden, örf ve adetinden, şeref, namus ve haysiyetinden ödün vermeye başlar.
Beypazarı’nın bugünkü sosya ekonomik konjektürdeki konumu bu yönü ile beni korkutuyor.
Temennim ve endişem şudur ki, Beypazarı halkının her geçen gün biraz daha fakirleşmesinin önüne geçilmezse, yetişen yeni nesil mason localarının ve siyonizm tuzaklarının içine düşerek; para uğruna din değiştirir, kişiliğini bozar ve mazisini unutur. İşte bu durum Anadolunun bağrındaki Beypazarımız’a ”Üzerinde yarınlar güzel olacak” yazılı bir atom bombasının düşmesi gibi olumsuz bir tablo ile bizi karşı karşıya getirebilir.
Beypazarımız’ın yarınları güzel olsun ama kültür, din, örf adet, sosyal dayanışma, din, iman, bayrak, kitap, devlet gibi bizi biz yapan damarlarımızdan hiçbiri ama hiçbiri zedelenmesin, taviz verilmeyelim, taviz verecek kadar aciz düşmeyelim temennilerimle yazımı noktalıyorum ve son olarak diyorum ki, yarın gözyaşı dökene kadar bugün alın teri dökelim. Ceddimizin can verdiği, kan döktüğü, kan aldığı kutsak davalarımızda ve yaşam mücadelemizde biz de en azından onların kemiklerini sızlatmamak için biraz alın teri dökelim. Gözyaşı yerine biraz emek verelim kan vermenin can vermenin yerine ve birilerinin canını kanını almaktansa; tarihe bakıp ders alalım, ibret alalım, örnek alalım, rehber kılalım, yol edelim en güzel yolları kendimize ve alnı açık başı dik olarak.
Beypazarı’nın geleceğine emin, mutmain ve umutlu, gülen gözlerle bakalım güzel Beypazarı’nın güzel geleceğine diyor saygılar sunuyorum.
 

 

Yayınlanma Tarihi: 05 Kasım 2005  Yıl:3 Sayı:114

YÜREĞİN YETİYORSA SEV

Sevmek, aşık olmak, sevgi uğruna fedakarlık yapmak, pazara kadar değil, mezara kadar sevmek, aşk, aşık, maşuk ve cümlesini özetleyen sevmek, sevilmek!..
Sevelim ama kimi, ne zaman, ne kadar, nasıl, neyi ve niçin?...
Değerli okurlar Yüce Allah 18 bin alemi, ‘’habibim’’ dediği (sevgilim dediği) Hz. Muhammmed (S.A.V.)’in hürmetine yarattığını yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de beyan ediyor.
Ve yine kainatın yegane ve mutlak hakimi Yüce Allah (c.c); insan denilen varlığı en şerefli mahluk olarak yarattığını beyan ediyor.
Kulu yaratan seviyor, sevmeyi emrediyor ve Resulüm Kibriya Efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V) “Birbirinizi sevmedikçe gerçek mü’min olamazsınız, mü’min olmadıkça da cennete giremezsiniz” diye buyuruyor.
Ve büyük Tasvvuf üstadlarından ve Türk edebiyatının usta kalemlerinden Mevlana Celaleddin’i Rumi (r.a) hazretleri “Yaradılanı severiz; Yaratandan ötürü” diye ifade buyuruyor.
Değerli okurlarım aşk öyle bir tılsım ve yaralı gönüllerin öylesine teselli bulmayan bir derdi ki; alimlerin dahi çözüm üretmekte, merhem bulmakta zorluk çektikleri, aciz düştükleri bir yaradır aşk.
Ve bu aşk denilen gizem (sır) öyle güçlü bir iksir ki, tabiri caizse ‘’içtikçe yanarsın, yandıkça içesin gelir.”
Sultanların saltanatını deviren, Mevlana’yı Şemsi Tebrizi (Tebriz’i Şems)’in çevresinde pervane edip çeviren, Hz. Ebubekir (r.a)’ın yüreğinde yanık et kokusunun hasıl olmasına sebep olan, Hz. Fatih Sultan Mehmet Han (r.a)’ı Akşemseddin hazretlerinin dizinin dibinde sarhoş eden, hep aynı ilahi aşk, Allah’a olan sevdaları değil miydi?
Mecnun’u çöllerde köle eden, Ferhat’a dağları deldiren Leyla ile Şirin’in sebep kılındıkları ilahi aşk değil miydi?
Örnekler bitmeyecek kadar çok. Aşk yine Mevlanalar, Ferhatlar, Şirinler, Leyla ile Mecnunlar, Kerem ile Aslılar, Melik ile Meryemler yetiştirecek gücü ile dimdik ayakta.
Değerli okurlar isterseniz gelin bir de madalyonun bugünkü ve diğer yüzüne bakalım.
Allah’ı unutup paraya tapanlar, makam ve mevkiye, şöhrete aşık olanlar bunlar ya da biz aynı hataya düşmüşsek bizim aradığımız nedir? Yürüdüğümüz yolun sonu nereye varır? Biraz nefsi muhasebe yaparak adını aşk koyduğumuz hatalarımızı irdelemeye ne dersiniz?
Aşk kulun sevdiğinde kaybolması, insanın sevdiği uğruna kendini aşması, kendini terk etmesi, dört yüze yakın manevi kalp hastalıklarını tedavi etmesiyle başlayan ulvi bir enerjidir.
Bu enerjinin yoğunluğu, bu yükün ağırlığıdır aşığı berduş eden, ona dünyayı ve kendini unutturan. Ve ilahi aşkın kudretidir; sonunda kula Allah’ı bulduran ve kulu yegane saltanat sahibi O yüce Yaratıcı’ya (Allah’a) ulaştıran.
Sevdiğimizi söyler dururuz ilkokul sıralarında başlayan; Ayşe, Fatma, Ali, Ahmet isimleri ve sürekli cebimizde taşıyıp sık sık baktığımız, öpüp kokladığımız için aşınan , yıpranan maşuk fotoğrafları ve arkasından gelir şiirler, şarkılar, maniler, destanlar. Herbiri bir romana sığmayacak uzun aşk hikayeleri.
Erkeklerin askerlik anılarını ömür boyu anlatmaları gibi, kızın-erkeğin söylemekle bitiremeyeceği sevda masalları olur yüreklerini yakan ve ayrılık ateşi de eklenince; hatırlandıkça, yad edildikçe, burunları sızlatan aşk besteleri diyelim kısaca.
Ve ne tuhaftır ki, nicemiz sevdiğimizi ilk bilmesi gereken kişiye yani sevdiğimiz kişinin ta kendisine sanki en son bilmesi ve duyması gereken oymuş gibi en son söyleriz ya da bazen bir ömür boyu söyleyemeyiz.
Ve bir zaman gelir ki; başımızı ellerimizin arasına koyup başlarız, kara kara düşünmeye, “hatayı nerde yaptım, O’na böyle söyleseydim, hatalıydım, ya da o kız, o erkek bana göre değil, beni aşar, sözleri; ya da ben ondan üstünüm” gibi nefsi kuruntular girer devreye.
İyi de arınmış bir kalp ile başlayan sevdalar kula Allah’ın bir lutfu; bir kulunu bir başka kulana sevdirip vesile kıldığını aklımıza getiremeyiz.
Sevdiğimize darılıp ne garip bir tezattır ki, sevgimizi bitirip kalbimizdeki yumuşamanın yerini; kin dolu, öfke dolu, cephe alıcı intilkam duygularına ya da önü alınamaz mantıksız ihtiraslar kaplamaya başlar ve zerrenin kıymetini düşünen aşk dolu yüreğimiz, isyankarlığa yüz tutarak nasırlaşmaya başlar.
İşte değerli okurlar; her biri bir okyanus, ayrı ayrı birer dünya olan biz insanoğlu; tertemiz sevdalarımızın yer aldığı kalbimizi kin ile öfke ve ihtiras ile doldurmaya başlayınca, tabiri caiz ise kalbimizin ölüm fermanını kendi beynimizle imzalamış oluruz. Oysa, kalp meselesi akıl ile çözülecek gibi değildir.
Sevdanın fermanı, maşuka köleliktir. Yani neticede kulun Allah’a kulluğu ile yol nizam bulur.
Seveni ve sevileni hakir görmek firavunların işi olsa gerektir.
Kimsenin sevgisini sevdasını hakir görmeye, küçümsemeye hakkımız yoktur. Çünkü sevmek, yüreği temiz insanların işidir. Sevmek ; karşılık beklemeyenlerin, maddi bedel aramayanlrın işidir. Sevmek; kulun Allah’a kulluğudur. Bir çeşit ibadettir. Sadakattir. Ve maşukun küçük bir lutfu, sevgilinin kalpten gelen bir gülümsemesi, ne büyük saadettir aşığı için.
Sevmek; Yüce Alah’ın insanın kalbine verdiği tarifsiz ama zarif bir ilhamdır. Alimsiz olur da, arifsiz olmaz bir yoldur.
Sevmek; yemeden doymak, içmeden kanmak, bir tatlı tebessüme dünyaları değişmemektir.
Sevmek; kalbin varacağı ulvi mertebedir.
Mevlana boşuna mı dedi!?.. ‘hamdım, piştim, elhamdülillah’ diye. Onun hamlığı cehaleti ve yolun başında olması değil miydi? Onun pişmesi, ilahi aşk ile Allah aşkıyla yanıp ruhunu, kalbini olgunlaştırması değil miydi? Elhamdülillah demesi Hakk’a (Allah’a) varması değil miydi?
Özetlemek ve bağlamak istiyorum ki, aşk yazmakla bitmeyen, 18 bin alemi gezsen yitmeyen, Allah’tan gayrı da mutlak bir varışı, saadeti olmayan, gizemli cesaret ve yürek isteyen ateşten bir gömlek, zümrütten bir yoldur...
Yolun yolcularına Allah kolaylık versin ve ikramını bol eylesin diye dua etmek gelir yüreğimden.
Bir kul olarak bir kulu sevmişseniz; dürüstçe, saf bir yürek ile ve yalnız Allah rızasını gözeterek, Allah’a şirk koşmadan sevmişseniz, ne mutlu. Varsın sevdiğiniz kişi farkında olmasın. Bu sevdanın karşılık görmemesi, sizin onu hak etmediğiniz anlamına gelmez. Çünkü gerçek seven yüreğiyle sevmiştir. Sevilip de karşılık veremeyen sizden üstün değildir. O’nun sizi sevmeye yüreği yetmemiştir.
ALLAH’ım bana seni ve layık gördüğün kullarını sevdir.
 


Yayınlanma Tarihi: 24 Eylül 2005 Yıl:3 Sayı:111

ÇİLE ÇEKMEK İÇİN TORPİLİN VAR MI?

Merhaba efendim.Yazının başlığını gören değerli okurum sana sesleniyorum. Başlığa bakıp fıkra zanettme! Başka devletlerde, başka milletlerde, ancak fıkralarda rastlanan hadiselere maallesef güzel Türkiye’mizde hayatın tam içinde rastlamamız kaçınılmaz oluyor.
Ne hazindir ki yıllardır sendikalar, değişik TV kanalları, gazeteler, dergiler, yazarlar, ekonomistler vb. kısacası 4 kişilik bir aile nasıl geçinir diye düşünen, araştıran, yetkili yetkisiz, acemi, uzman, söz sahibi, makam sahibi, muhalefeti, iktidarı, cüzdanlıs, cüzdansızı, vicdanlısı, vicdansızı, bilimum medya vasıtasıyla, medyalarda, ekranlarda, mikrofonun başında, milletin karşısında konuştular, yazdılar!
Fakirlik sınırı şu, açlık sınırı bu, zaruri tüketim, mecburi masraf velhasıl kelam, asgari ücret ile Türkiye’nin yaşam koşullarını bir de 4 kişilik kalabalık aileyi bir araya getirip (Bu mızrak bu çuvala sığmıyor, kılıf minareyi almıyor, imkansızdır, mümkünsüzdür) dediler.
Yıllardır bunlar konuşulurken, enflasyon faiz, döviz hesapları yapılırken, güzel ülkemde yıllardır aileler asgari ücret ile mızrağıda çuvala sığdırdı, kılıf ile minareyi de çaldırdı, 4 kişilk aileyi asgari ücret denilen miktardaki para ile iyi kötü geçindirdi.
Şimdi de dönelim madalyonun öbür yüzüne;
Bu ekonomik koşullara rağmen insanlar yıllardır asgari ücret ile ev aldı, araba aldı, çocuklarını üniversitelerde okuttu. Bu asgari ücret ile borsada parasını katlayanlar, çocuğunu devlet dairesine yerleştirebilmek için birilerine binlerce euro, dolar, 5 milyar, 10 milyar gibi rüşvetler verenler oldu! Çark öyle muammalı bir şekilde dönüp dolaştı ki; herkes halinden memnun hesabı, 318,000,000 TL maaş alan asgari ücretli fertlerin yaptıkları masraflara baktığımızda değil 318, 636 milyon da olsa 954 milyon da alsa yetmiyor. Peki nasıl yetti?
Evet nasıl yetti, nasıl denk geldi?
Bu sorunun cevabını ülkemin acı gerçekleriyle vermek zorundayım. Bir türlü önü alınamayan kayıt dışı ekonomiden alın da, kurtlar sofrasına dönen karapara, kara borsa, mafyacılık, günden güne artan hırsızlık, yolsuzluk, istemem yan cebime koy, devletin malı deniz yemeyan keriz, faizcilik, dövizcilik, ‘el yapıyor birşey olmuyor, ben yapsam ne olur, bir kazıkta ben atayım,’ derken yeni bir terim gelişti; yiyen yedi devleti, kim kurtaracak milleti.
Ve acı neticeler başladı gelişmeye, şöyle ki; Akşama evime bir lokma ekmeği nasıl götüreceğim düşüncesi ahlaki değerlerden, örf adetten, milli ve manevi mekanizmaların dinamitlenmesiyle sonuç buldu.
Evlat anaya babaya isyankar olmaya başladı, misyoner faaliyetlerin rüzgarına kapılan bazı insanlar para pul uğruna din değiştirir oldu. Bizi biz yapan, milli birlik bütünlük ve dayanışmamızın temel direği olan şanlı geçmişimizi yitirmeye başladık.
Suçlu kim yada sorunlar nasıl başladı, kim yaptı, kim etti sorularının cevabını da fazla aramıza gerek yok.
Yazının başındaki sorunun kısa ve öz cevabını vererek konuyu bağlamak istiyorum.
Çile çekmek için torpilin var mı? El cevap; Türkiye’de yaşamak yada yaşamaya çalışmak, veya asgari ücretli olmak yeterli dahasına lüzum yok.
Velhasıl kelam sorun ciddi, bize acı veren çıban hayli büyük ancak büyük olan ve mümkün olan bir gerçek var.
Milli birlik ve bütünlük içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Şanlı bir geçmişe sahip olan 6 asır dünyaya adaletle hükmetmiş bir büyük imparotorluğun torunları olarak; üzerimizdeki gaflet yükünü atıp uyanmamız ve şahlanmamız için devlet ve millet olarak tek yumruk olmanın zamanı geldi.
Birinci dünya savaşı, Balkan harbi (Çanakkale Destanı) ve kurtuluş savaşını o günün zor ve karşıtlı imkanlarıyla atlatıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran ve bugün ayakta duran bu devlet ve bu millet, bu zor günleri ve badirelerini atlatmış bu millet istese; inanıyor ve güveniyorum ki; dış borç gibi ağır yükü bir günde sırtından atar ve devlet millet elele, gönül gönüle “başaracağız” sloganıyla tek yumruk olarak, inanarak, güvenerek ve çalışarak, dürüstçe ve mertçe üreterek, genç nüfusun maddi ve manevi gücünü had safhada değerlendirerek, belki 5 yıla, belki dahada kısa bir zaman diliminde Türkiye Cumhuriyeti Devletini borcu olmayan, işsizi bulunmayan, şahlanmış ve önü alınamaz şekilde büyümüş dünyanın tek süper gücü haline getirir.
İnanıyorum ve güveniyorum, çalışmaya varım. Ve son olarak devletime ve milletime kalbim ve kalemim ile haykırarak diyorum ki;
Şahlan Büyük Türkiyem şahlanma vakti bugün
Bugün el açtıkların, kaftanını öptü dün.
 

Yayınlanma Tarihi: 10 Eylül  2005  Yıl:3 Sayı:110

BAŞARININ SIRRI ÇALIŞMAKTIR

Hayat; bilinen ve bilinmeyen yönleriyle sürekli bir takım cevap bekleyen soruları yöneltir bize.
Bazı soruların cevabını zamanla, parayla, tecrübeyle, imanla, okuyarak, gezerek, araştırarak veya sabredip bedel ödeyerek verebilsekte; öyle sorular vardır ki;cevap bekleyen, düşüncelerimizi türlü badirelere sokan, zaman isteyen; kısacası hayatın önümüze getirdiği bazı soru ve sorunların cevabını, çözümünü bulmaya ömrümüz yetmez.
Başarı; tarih boyunca bütün toplumların, bütün bilim adamlarının, psikiyatrislerin, filozofların, sosyologların cevap bulmaya çalıştıkları çok geniş kapsamlı bir soru olmuştur.
BAŞARININ SIRRI NEDİR?
Bu güne kadar insanoğluna yani bizlere tarih süresinde olup gelen başarı reçetelerini toparlayacak olursak;
1-) İnanmak, başarmak istediğimiz konu karşısında gözümüze çaba ve gayredimize istinaden o başarıyı yakalayebileceğimize inanmaktır. Fatih Sultan Mehmet Han gemileri yürütüp denize indirirken inanmıştı.
2-) Güvenmek; Malazgirt fatihi Alparslan 50,000,000 askeriyle 200,000 kişilik bizans ordusu karşısında zafer kazanabileceğine askerine olan güveni sayesinde inanmıştı.
3-) Diyet ödemek; Bir bardak suyu içebilmek suyu teminden başlayıp midemize indirirken dahi diyet ödüyoruz.
Bizim olsun istediğimiz bir ticari mala en azından para cinsinden diyet ödüyoruz.
4-) Bazı hedefler vardır ki inanmak, güvenmek, diyet ödemek yetmez, hedefe ulaşmak için zaman ister, sabır ister. Bir evladın doğumundan tutunda, bebeklik, çocukluk ve gençliğe ulaşması, dünyayı tanıyıp ana babaya kol kanat olacak yaşa gelmesi 15-20 yıl gibi uzun bir zaman ve sabır ister.
5-) Bazı hedefler vardır ki; işin erbabını, her merdiven basamağında değişik bir ustalık, değişik bir incelik, ağır bir bedel, zorlu bir maraton, yüklü bir maddi ve manevi direç ister.
6-) Birde başarının altın kuralı vardır. Çalışmak, çalışmak, çalışmak.
7-) Velhasıl kelam bütün bu saydığımız başarının altı altın kuralının bütünleyicisi, tuğlaların arasındaki harç, dışındaki sıva ve sıvanın üstündeki gözlerimizi kamaştıran boyaya ve desene gelelim.
Hedef tayin edeceksin, tayin ettiğin hedef senin için ve içinde bulunduğun ailen, mahallen, köyün,ilçen,ilin ve ülken ve dünyan için lüzumlu, faydalı, artışı eksisinden kat kat fazla olan bir hedef olacak.
Başarmak istediğin, ulaşmak istediğin hedef makul ve mantıklı, gerekli ve zaruri olduğu kadar, senin ve sana destek olanların gözünün yeteceği, imkanlarının el verdiği hedef olacak. Kabul olmayacak duaya amin denilmez hesabı susuz çöle su çiçek ekmenin kimseye faydası olmaz.
Başaracağım diye kendine inandığın konuda diyeti ödemeye, çileyi çekmeye hazır olduğunda, o hedef için yeterince bilgi donanımını biriktirip işin erbabı olduktan sonra, çileyi çekmek için göğsünü gerip, mücadeleden yılmadan zaman içinde sabrını göstermişsen; yılmadan usanmadan, yorgunluk nedir bilmeden, yerinde ve gereği miktarınca çalışarak uğraşının neticesini; ”Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır” misaliyle olumlu almışsan, senin gayretini uzaktan yada yakinen takip eden insanlara ne demek düşer biliyor musun? “Düşündü, taşındı, kendine makul ve gerekli ve önemli bir hedef tayin etti, çalıştı çabaladı, ceremesini çekti, yılmadı usanmadı, sabretti, bedelini ödedi, seçtiği ve gittiği yolda dost doğru yürüdü, inadla hedefini başararak bize de gösterdi, bu gün çektiği sıkıntının rahatlığını yaşıyor, cefasının sefasını sürüyor hedefinin zirvesine vardı, emeğinin karşılığını aldı. Alınterinin meyvesini yiyor, helal olsun.
Yiğidi öldür hakkını yeme, çalıştı başardı rüştünü ıspatladı!!!

   

Orta Anadolu Desing  24-05-2006 01:00:00

Tel:0.312.762 51 63 Fax:0.312.762 67 70

 

Kampanyalar

İletişim Şirket Haberleri Şirket Hakkında Şirket Faaliyetleri Site Haritası

Bu web sitesi ile ilgili soru veya görüşlerinizi ortaanadolu@ortaanadoluas.com adresine gönderin.

Telif hakkı © 2005 ORTA ANADOLU GAZETECİLİK REKLAMCILIK MATBAACILIK İNŞAAT MADENCİLİK TURİZM S.K. TAAHHÜT PAZARLAMA SANAYİ ve TİC. A.Ş.

mail adres             Web adres