 |
|
| |

HAKLI OLANIN VE
HAKLININ YANINDA,
HAKKIN SESİ
HAKLININ SESİ
Gazetemiz Yeni
Yıldız
ayrı bir sitede
Gazetemiz Yeni Yıldız bu web sitemiz
içinde değil artık ayrı bir sitede yayınına başladı. Gazetemizin
yeni adresi linkler sayfamızda.
Yeni Yıldız Gazetesi
Bağlantı Sayfaları
|
|
 |

Yayınlanma Tarihi:12 Şubat 2005 Yıl:3 Sayı:126
HİCRET ve TARİHTEKİ ÖNEMİ
Önümüzdeki 10 Şubat Perşembe
günü hicri yılbaşıdır. (1 Muharrem) hicri 1426. yılına giriyoruz. Hayırlı
olsun. Hicret nedir? Bu yazımızda hicret ve önemini açıklayacağım.
Hicret, sözlükte terketmek, ayrılmak manasına gelir. Terim olarak Hz.
Muhammed (S.A.V)’in ve Mekkeli müslümanların müşriklerin zulmünden ve
müslümanlara baskısından imanlarını ve dini yaşamak, hürriyetlerine kavuşmak
için Medine-i Münevvere’ye göç etmeleri olayıdır.
Hicret, bir müslüman için çok büyük değeri olan İslam tarihinde bir dönüm
noktası olan büyük bir olaydır.
Daha öncede kavimlerin zulmünden ve ezasından peygamberler göç etmişler,
dini yaşayacakları bölgelere gitmişlerdir. Hz. ibrahim, Hz. Lut, Hz. Şuayb
göç eden peygamberlerdendir. Kafirlerden görülen baskı, zulüm ve hak dinin
tebliğ imkanının ortadan kalkması gibi Hz. Muhammed (S.A.V)’in alaya alınıp
eziyet edilmesi ve hatta Hz. Muhammed (A.S)’in öldürülmesi kararının
alınması gibi bir çok sebepten dolayı, Peygamberimiz Hz. Ebubekir (R.A)’la
beraber 622 yılı Eylül ayında (12 Rebiulevvel ayında) Mekke’den çıkıp 12
günlük zahmetli bir yaya yolculuğun ardından Medine’ye gelmişlerdir. İslam
tarihi kitaplarında 50-100 sayfa olarak anlatılan Hicret olayını kısa bir
makalede anlatmak mümkün müdür? Ama müslümanların asgari seviyede kendi
Peygamberlerinin hayatını ve İslam uğrunda çekilen çileleri bilmeleri
gerekir.
Hz Muhammedin (A.S.V)’in Mekke’den Medine’ye hicretiyle İslam tarihinde yeni
bir dönem başlamıştır. Hadise sadece bir mekan değişikliği olarak kalmamış.
İslamın daveti, müslümanların dinlerini rahatça yaşayabilmeleri ve Medine’de
güçlenip güçlü bir İslam toplumu meydana getirmeleri, İslamın hakim olması
gibi pek çok noktada Hicret’in önemli bir yeri vardır. Yüce Allah Kur’an-ı
Kerim’de Hicret edenleri övmektedir. ” Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensarla
onlara güzellikle tabi olanlar, İşte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da
Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedî kalacakları, altından
ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe
Suresi, 100 Ayet)
Peygamberimiz Medine’ye gelince Medine’de muhteşem bir komutan gibi
karşılanmış, yolda Ranuna Vadisi’nde toplanan sahabelerle beraber ilk Cuma
namazını kılmıştır. Peygamberimiz’i misafir etmek isteyen kimseler
paylaşamamışlar, bunun üzerine devesinin çöktüğü yere en yakın olan Ebu
Eyyube’l Ensari’nin evinde 7 ay misafir olarak kalmıştır.
Hicret, İslamî açıdan büyük önem taşımaktadır. Mekke döneminde nazil olan
ayetlerde tevhid, nübüvvet, ahiret gibi temel inanç konuları işlenip, ibadet
ve ahlakla ilgili İslam esasları konulurken, Hicretten sonra ferdî ve
ictimaî hayatı düzenleyen hükümlerle ilgili ayetler inmiş. İbadet ve
muamelat, nikâh ve talak, ceza adalet, insan hakları, kadın hakları,
tesettür, miras ve devletler arası hukuku ilgilendiren konularda ayeti
kerimeler nazil olmuştur.
Hicretle ortaya çıkan önemli hususlardan birisi de, Müslümanların hürriyet
içinde yaşayacakları bir yurt ve vatanın elde edilmiş olmasıdır. Mekke
döneminde siyasi bir organizesi bulunmayan müslümanların, Medine’de bir
devlet kurma imkanına kavuşmuşlar, bağımsız Medine İslam Devletinin
kurulmasıyla birlikte, gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse sünnette,
müslümanların toplumsal ve milletler arası ilişkilerini düzenleyen siyasî,
hukukî ve iktisadî esaslar vazedilmiştir (kanunlaşmıştır).
İslam dini, yalnız bir inanç sistemi değil aynı zamanda bir hayat tarzı ve
dünya görüşü olduğundan, müslümanların İslâmî hüküm ve vecibelerin
rahatlıkla yerine getirilebildiği bir ortamda huzur içinde yaşamaları büyük
önem taşır.
Hicretle Peygamberimiz’in 23 yıllık peygamberlik hayatının 13 yıllık Mekke
dönemi bitmiş ve 10 yıllık Medine devri başlamıştır. Hicretten 17 yıl sonra
Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Hz. Ali’nin teklifiyle hicret, hicri
takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V)’in hicret
ettiği yılın 1 Muharrem’i olan 16 Temmuz 622 tarihi hicri takvim için takvim
başı olarak kabul edilmiştir.
1426ncı hicri yılınızı kutlarken okuyucularımızın hicret olayından ve Hz.
Muhammed (S.A.V)’in meydana getirdiği islam toplumundan günümüze ibret dersi
çıkartmamız ve çağımızın girift hastalıkları ve meselelerine İslâmî çözümler
üretmemiz gerektiği kanatıyla dini hayatımızın bugünkünden daha fazla canlı
tutmaya gayret etmeliyiz ve nesillerimize mutlaka Hz. Muhammed (S.A.V)’i
okutmalı ve tanıtmalıyız.
Yayınlanma Tarihi:14 Ocak 2005 Cuma Yıl:3 Sayı:122
MÜBAREK BAYRAMLARIMIZDAN KURBAN BAYRAMI
Bayram, sevinç ve mutluluk
günü, bayram; müslümanların kavuşma ve kaynaşma günü bayram; Allah
Rasul’unun mü’minlere hediye ve tavsiye ettiği mübarek bir gün bayram;
yardımlaşma dayanışma fakirlerin gözetilmesi ve Allah’a karşı kulluk
bilincini canlı tuttuğumuz ibadet ve Allah’ı zikir günleri.
Kurban Bayramı, aynı zamanda mevsim itibariyle Mekke’de Hac farizasının
bütün dünyanın muhtelif ülkerinden gelen milyonlarca müslüman tarafından eda
edildiği, Kabe’nin tavaf edildiği Arafat’ta Müzdelifede Allah’a yalvarıldığı
mübarek zaman dilimi olması hasebiyle de ve Allah rızası için Allah’ın emri
ve Peygamberimiz’in uygulamaları gereğince Kurban ibadetini yerine
getirdiğimiz ve Allah için kan akıttığımız (kurban kestiğimiz) ve
ibadetlerimizde teşrik tebrikleriyle Allah’ı andığımız mübarek zaman...
Hepimize ve bütün İslam alemine mübarek olsun.
Bayram zamanları turisttik amaçlı gezilerin yapılacağı zaman değil,
şehirlerin terk edilip eğlence mekanlarının doldurulacağı herkesin selamsız
ve kelamsız olarak birbirinden kaçacağı bir uygulama kesinlikle olmayıp,
bilakis İslam toplumunun ve bütün müslümanların samimi niyyetlerle
muhabbetleşeceği, kardeşlik duygularının zirveye çıktığı, büyüklerin
ellerinin öpüldüğü, çocukların şefkat ve merhametle kucaklandığı, acizlerin
ve zayıfların, yetimlerin, öksüzlerin, çocuk yuvalarının, huzur evlerinin
korunduğu ve gözetildiği biz mü’minleri birleştiren ve kalplerdeki kin ve
nefret tohumlarını bir tarafa bıraktıran mübarek ve müstesna günlerdir.
Seviniyoruz ve Allah’a şükrediyoruz ki, Ramazan ve Kurban Bayramı gibi nice
dini günlerimiz ve gecelerimiz mevcuttur. Özellikle Kurban Bayramımız Hz.
İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek istemesi, İsmail’in de buna razı
olması nihayet Allah’a karşı gösterilen büyük sadakatin karşılığı olarak
hayvan kurban edilmesi ve böylece mü’minler Kurban kesmekle bu iki
Peygamber’in Allah’a karşı verdikleri başarılı imtihanın sevincini
yaşamaktadırlar.
Sevgili Peygamberimiz Medine’ye hicret edince Medine halkının değişik
bayramlar yaptığını görünce “Allah sizin için Kurban ve Ramazan Bayramını
nasip etmiştir. Bu günümüzde yapacağınız ilk şey namaz kılmaktır.”
mealindeki hadise göre bayramlarımız bayram namazı kılmak suretiyle başlar.
O halde çocuklarımızı yavrularımızı yanımıza alarak, bayram sabahı erkenden
gusül abdesti alıp güzel koku sürünüp doğruca camilere koşmalı ve genç
yavrularımızın, taze beyinlerine bayram fikrini namaz fikrini aşılamalı ve
İslam’ın bütün güzelliklerinin bizim kültürümüz ve kimliğimiz olduğu
bilincine varmalıyız. Böylece neslimiz ve inançlarımız kendi dini
bayramlarımızı ve günlerimizi kutlamalı ve saygı duymalı yabancı adetlerden
ve kültürlerden şiddetle kaçınmalıdır. Asırlardır Müslüman Türk milletim
İslamın bayraktarlığını yapmış ve İslamın mührünü üç kıta, yedi denizde
hakim kılmış, Viyana’dan Yemen’e, Fas’tan Hazar Deniz’ine, Hint
Okyanus’undan Kırım’a, Sudan’dan İran’a kadar her gittiği yere İslam
medeniyetini götürmüş, bütün insanlığa Hakkı adaleti temizliği ilmi
doğruluğu hakkı ve hukuku öğretmiştir. Ecdadımız bayram kutlamalarına büyük
önem vermiş hatta devlet bazında mehter marşlarıyla bayram kutlamışlar,
değişik şekillerde bayram kutlamaları devam etmiş, bugüne gelinmiştir.
Peygamberimiz döneminde bayram, kadınların ve kızların da katıldığı bayram
namazıyla başlamış, çoşku içinde bayramlar kutlanmıştır. Peygamberimiz
bayramların çoşku içinde kutlanmasını arzu ettiği için kılıç-kalkan oyunları
dahi oynanmış meşru şekilde yeme-içme ve eğlenmeye müsade etmiştir.
Bayramların asıl önemli hususiyeti insanların birbiriyle kaynaşması, tanısın
tanımasın herkesin birbiriyle bayramlaşması ve insanların güven içinde
birbirlerine güvenmeleri, böylece mal, can ırz cemiyetinin de tesis
edilmesine vesile olur. Malesef büyük şehirlerde bayram geldiği zaman eski
bayramların ruhunu ve tadını alamıyoruz. Niçin toplum bu kadar birbirine
yabancılaştı? Geçmişten günümüze hadiseleri düşündüğümüz zaman
çocukluğumuzdaki o güzel bayramları hatırlıyoruz ve özlüyoruz.
Geçmişten geleceğe baktığımızda bayramlar aslına uygun olarak kutlanıyor mu?
Nerede o eski bayramlar, o eski manevi zevklerin doruk noktası... Nerede o
samimi bayram atmosferi...
Bayramı geçen yıl Ankara’da geçirmiştim, sabah erkenden çocukları kaldırıp
birlikte bir camiye gitmiştik. Cami dolmuş, avluda kartonlar ve kilimler
üzerinde cemaat boş bir yer arıyordu. Cemaat çoktu ve kalabalıktı. Ne kadar
sevinmiştim. Düşünüyordum ki, eski günlere rağbet artıyordu. Namaz kılındı,
hutbe bitince apar topar cemaatin hızla dağıldığını gördüm. Hiç kimse
birbiriyle konuşmuyordu. Sanki küs gibiydiler. Ne bayramlaşma vardı, ne
konuşma...Yüreğim cız etmişti, çocukları alıp eve dönerken sokaklarda hiç
kimse, kimseye “Bayramın mübarek olsun” demiyordu. Eve geldim. Ne kapı
çalınıyor, ne gelen oluyor, ne de giden. Koca apartmanda çıt yoktu. Ara sıra
komşunun evinden müzik sesleri duyuluyordu. Çekildim köşeme ve eski köy
bayramlarını, eski komşuluğu düşündüm ve eski bayram havasını sizlerle
paylaşmak istedim:
Yemen gazisi dedem hepimizi sabah kaldırırdı, erkeklerin tamamı camiye gider,
sabah namazından sonra Hoca efendinin vaazını aşkla dinlerdik. Hatta
hacılarımız camide sarık ve cübbe giyerlerdi. Evin kadınları da erkenden
kalkar (bir vakitte), inanışa göre çeşmeden akan zemzem olur diye köy
çeşmesine suya giderlerdi. Camide namazdan çıkıp, büyüklerle bayramlaşılır,
cemaat halka olur, tamamı cami önünde bayramlaşıken, kadınlar damlardan
cemaati seyrederdi. Sonra toplu mezarlık ziyareti, dua ve Kur’an okunur
dönülürdü.
Bütün komşular sabah yemeğini köy odalarında yer, tepsiler üzerinde yemekler
odalara taşınırdı. Yaşlı amcaların tepsisini bizler taşırdık. Sonra tekrar
bayramlaşma ve diğer köy odalarındaki cemaatle bayramlaşılırdı. Böylece
bütün halkla bayramlaşılır, evler gezilir ve bayram gerçek bayram olurdu. O
çocuklar; oda oda, ev ev gezen çocuklar, şeker toplayan ayağı lastikli
çocuklar, tebessümle bakan caddeler...
Şimdi. Evet şimdi; apartmanda yalnızdım ve Medine’de Ensarla Mucahirler
arasındaki samimi İslam kardeşliğini düşünüyorum. Çocukluğumdaki bayramlarda
ak sakallı ihtiyarların köy odasındaki bayramlaşmalarını düşünüyorum. Edep
ve saygı misali kadınlarımızın çeşmeden su götürürken erkeğin önünden
geçmediğini hatırlıyorum.
Ve ben apartmanın kuytu dairesinde yalnızım ve balkona konan suçsuz
güvercinin sesini dinliyorum, başka kimse yok.
Ben ve benim gibiler bu bayramdan birşey anlamadık.
Bayram gelmiş neyime anam anam garibem,
Kan damlar yüreğime anam anam garibem.
Doğru söyleyin siz bir şey anladınız mı bayramdan?
Hakiki, ruhuna uygun, ezilen müslümanların mansur ve muzaffer olduğu,
kardeşliğin zirveye çıktığı bayramları kutlamak dileğiyle.
Allah’a emanet olun.

Yayınlanma Tarihi: 07 Ocak 2005 Sayı: 121
KURBAN ve HÜKÜMLERİ
20 Ocak Perşembe günü idrak
edeceğimiz Kurban Bayramı dolayısıyla kurban ve ahkamı hakkında açıklamalar
ve bilgiler vereceğim.
Muhterem okuyucularım; Kurban, ibadet niyetiyle Allah rızası için zengin
müslümanların (dinin zengin olanların) belli günlerde keseceği hayvana denir.
Kurban Allah’a kul olmanın, Allah’ın emirlerine itaat etmenin, teslimiyetin
bir nişanesidir. Diğer ibadetlerde de aynı niyet, aynı teslimiyet vardır.
Rükuya giden yalnız Allah’ın karşısında eğilip namaz kılan, secdeye varan
Allah rızası için yaz sıcağında binbir türlü sıkıntı dahilinde 16-17 saat
onu her türlü ortamda dinini idame edip yaşayan müslüman elbette Allah
katında büyük derece elde edecektir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim (a.s)’ın
oğlu İsmail (a.s) kurban etmek üzere hazırlanırken oğlu İsmail (a.s)’ın
“Babacığım madem Allah’ın emri işte boynum kesebilirsin. Emrolunduğunu yap,
inşallah beni sabredenlerden bulacaksın” ifadesindeki derin mana ve ibrete
dikkat edersek, Kurbanın manasını daha iyi anlarız. Akıl, iz’an, irfan
sahibi müslüman Kurbanı, hayvan katliamı veya gereksiz israf gibi düşünemez,
islama inanmayan islamı ve ilkelerini kavrayamayan gayr-i müslimler değişik
yorum ve düşünüşe girebilirler. Ama Allah’a inanan ve inandığını söyleyen
Hz.Muhammed (s.a.s)’İ son Peygamber olarak kabul eden Kur’an-ı Kerim’in
Allah’ın son ilahi kitabı olduğuna inanan ve en üstün ve eşsiz din olarak
islama inanan müslüman Kurbanı gereksiz ve zamanı geçmiş bir olay veya adet
olarak göremez ve görmemelidir. Küçülen ve bir köy durumuna gelen dünyada o
kadar sapık fikir, din, inanç mezhep adet, olay ve izm’ler var ki.... Bütün
insanlığı mesut edecek evrensel ilke, ahlak, ibadet ve heklus muhtarî bir
din. Böyle değerlendirirsek görürüz ki, Yüce Allah’ın kurban emri de
toplumun ve insanlık için gerekli ve faydalı bir mali ibadet. Zekat da öyle,
Hac da....İnanan mali durumun iyi olan müslüman, Kurban kesmekle Hz.İbrahim
ve Hz.İsmail’in Allah’a bağlılığı gibi, gerektiğinde Allah ve dini için
İlah-i Kelimetullah için her türlü fedakarlığa hazır olduğunun bilincine
varır. Bayram tatillerinde gelen ve otellerde kalan tatil merkezlerinde
sahillerde milyarlarca para harcamaya (hatta günahlara-içki, kumar, fuhuş,
dans v.s) milyarlar akıtılırken bir müslüman Allah’ın rızasını kazanıp,
emrini yerine getirmek için çok cüz’i miktarı senede bir kere Kurban için
harcayıp onu da fakir fukaranın, garip garibanın hizmetine sunması nasıl
gereksiz görülebilir. Cihanşumul Peygamberi (a.s)’ın “Kimin hali vakti
yerinde olup Kurban kesmezse bizim namazgehamıza yaklaşmasın” ifadesindeki
ağır ikazı düşünmemiz gerekir. Ne hazindir basın ve yayınlarda özellikle bir
kısım tv kanallarında kurbanın, bayram namazının, bayramın güzellikerini
ince bir eda ile genç nesillere sevdirmek varken, daima kurbanın olumsuz
taraflarını, caddelerdeki kan ve pislikleri ve kaçan boğaları göstermesi,
buna mukabil yıl başında o sevimsiz noel baba efsanesini ballandıra
ballandıra günlerce çocuklara sevdirmesi ne kadar büyük bir faciadır.
Evet muhterem okuyucularım; müslüman feraset sahibidir, irfan sahibidir.
Hayrı şerri, faydalıyı zararlıyı bilir ve bilmesi gerekir. O halde ilahi
mesajın hiçbir emri kötü olamaz. Hiçbir haram ve günah da iyi ve çağdaş
olamaz. Her amelimiz, davranışımız ihlaslı ve samimi olması gerekir.
Kurbanda da asıl olan samimiyettir. “Onların ne etleri, ne kanları Allah’a
ulaşır. Fakat Allah’a sizin takvanız, (samimi niyyetiniz) ulaşır.” (Hac
Suresi, 37.ayet).
Bir yıl içinde hiç etin tadını almayan, et görmeyen fakirler, Kurban
mevsiminde bir bastun kesip istifade ederler. Toplumda manevi sevinç zirveye
çıkar. Aslında bizim milletimizin çimemtosu İslamdır- İslamı ayakta
tutmaktır. Bayramlar, ibadetler, sosyal dayanışmalar, düğün yemekleri,
yardımlaşma, zekat, sadaka mehamet sahneleri nice hasletler İslamdan
kaynaklanmıyor mu? Elbette evet.
Kurbanın iyi hayvanlardan, azalarında kusur olmayan, büyük başlar
hayvanlarda mutlaka 2 yaşını doldurmuş olmasına dikkat edelim.
Kurbanlarımızın başında bulunarak tekbir ve besmeleyle keselim veya
kestirelim, olumsuz manzaraların bizlerin aleyhine dönmemesi için cadde
kenarlarında, asfalt üzerinde kesmeyelim, İç kullanılmayan pisliklerini
sakın ola sağa-sola atmayalım, kanalizasyon borularının tıkanmasına yol açan
parçaları atmayalım. Temiz ortamlarda, bahçede boş alanlarda mezbahanelerde
keselim. Hayvanlara eziyet etmeden keskin bıçaklarla keselim. İbadetiniz
makbul, kurbanınız kabul olsun. Nice bayramlara afiyet içinde kavuşmanız
dileğiyle.
Allah’a emanet olun.

Yayınlanma Tarihi 04 Ocak 2005 Sayı:120
DİN ve KİMLİK
Din kelimesinin 30’u aşkın
manası vardır. Ceza, adet, inkıyat, hesap, hakimiyet, galibiyet, saltanat,
mülkiyet, hüküm, ferman, ibadet, millet, şeriat, itaat... gibi manalarına
gelir.
Kuran-ı Kerim’de din kelimesi 92 yerde geçmektedir. İslam ıstılahında din,
Allah tarafından konulan ve insanları Allah’a ulaştıran yoldur. Başka bir
tarifle, kişinin bütün hayatını Yüce Allah’a vakfetmesi, bütün samimiyetiyle
Allah’a teslim olmasıdır. Her zaman Allah’ı hatırlamak ve koyduğu esaslardan
ayrılmamaktır.
Dini-islam’ı inanıp kabul eden insan mümin ve müslümandır. Dine inandığı
için bütün ilkelerine de inanıp uygulaması için Allah’a söz vermiştir.
Din, sadece inanç olmayıp hayatın bütününü kuşatan, her hadiseyi kapsayan,
her hadise ve hayat tarzına açıklık ve hüküm getiren bir inanç-amel
manzumesidir. Nitekim Ali İmran Suresinin 19. ayetinde ’Allah katında din
şüphesiz islamdır’ buyrulur. Aynı surenin 85. ayetinde ‘Kim islamdan başka
bir dine yönelirse onun dini kabul edilmeyecektir ve o ahirette de
kaybedenlerdendir’ buyrulur. Din muhtelif adetlerde adet, yol, kanun,
teslimiyet manalarına geldiği için Allaha nisbetle hakim olma, hesaba çekme;
kula nisbetle boyun eğip ibadet etme hususunu ihtiva eder.
Müslüman ile din arasında sıkı bir münasebet vardır. Din müslümanın
kişiliğinde, davranışında, amelinde, muamelelerinde, beşeri münasebetinde,
ticaretinde hayatının her alanında kendini gösterir.
Bir müslüman bütün davranışlarının Allah tarafından bilindiğine ve
görüldüğüne inanır. Din fikri ve düşüncesi doğuştan herkesin içinde bir
duygu olarak tezahür eder. Her doğan çocuğun islam fıtratı üzerine doğduğunu
Peygamberimiz bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim dünya ve ahiret mutluluğunu inanç
ve salih amel beraberliğine bağlamış ve gerçek kurtuluşun Allah’ın
emirlerine teslimiyetle olduğunu bildirilmiştir. Yaratılışa ters ameller
akıl ve mantığa da ters gelir. İnanç olarak insanlar bir varlığa inanmak ve
bağlanmak durumundadır. Müslümanlıktaki temel inanç Kelime-i Tevhid’dir (La
ilahe illallah Muhammedin Rasululah). Bu inancı küçük yaşta alan bir çocuk,
ömür boyu bu inanç istikametinde yaşayacaktır.
Kur’an-ı Kerim’e inanan ve bunu kitabı olarak kabul eden müslümanlar, bu
kitaptaki ilkeleri inceledikleri zaman dinin sadece ibadetten ibaret
olmadığını ve hayatın bütün alanları konusunda hükümler, emirler ve yasaklar
bulunduğunu görecektir. Peygamberimiz’in hadisleri ve açıklamaları da
dikkatle incelendiğinde sosyal hayattaki karşılaşacağımız mesele ve
problemlerin halli konusunda yaşantısıyla da müslümanlara örnek olmuştur.
Değerli okuyucular; Hülâsa-i kelâm, din dünya hayatında bütün güzellikleri
yakalayabilmemiz ve huzura kavuşmamız, ahirette de ebedi saadete kavuşmamız
için gönderilen ilahi bir sistemdir. Bu din milletin hayatında, insanların
kimlik ve kişiliğinde, davranış ve ahlakında tezahür eder. Örf adetlerin ve
yaşadığımız kültürün temelinde, din ve dinden kaynaklanan ilahi mesajın
alametleri mevcuttur. Çocuğumuza islama uygun isim koymak, ona terbiye ve
ahlak aşılamak, buluğ çağında abdest, gusül gibi dini vecibelerin yerine
getirilmesi (kızlara ayrıca gerekli olan hükümler) ibadet esasları, ahlak
esasları, ev içindeki yaşantımız, kadın-erkek münasebetleri, edeb ve hayâ
kuralları, kadın ve erkeğin gerekli şekilde örtünmeleri, iş ve ticaret
ahlâkı, zararlı olan kötü huylar, aile düzeni, miras meseleleri, nikah ve
talak, çalışma düzeni, muamelat, beşeri münasebetler, iktisadi hayat ve bu
hayatta Kur’an ve sünnet istikametinde dikkat edeceğimiz meseleler, haram ve
yasak olan davranışlar, dini bayramlarımız gibi daha nice meseleler, idare
eden ve edilenler arasındaki münasebetler, müslüman ve gayrimüslim
münasebetleri, hukuki hususlar v.s. hepsi yüce dinimizde mevcut olan
ilkelerdir.
Müslümanların kimliği, kişiliği ve yaşantısı islamla şekillenmiştir. İslamın
içinde yoğrulmuştur. Böylece islam, müslümana güç-kuvvet kazandırmış, bu
dinden muazzam bir İslam Medeniyeti meydana gelmiştir.
İslam’ı bütün bu sosyal boyutundan arındırarak sadece cami içine ve
vicdanlara hapsetmek, hayatın diğer alanlarında dini tecrid ederek
uzaklaştırmak, akli ve mantıki, bilimsel ve sosyolojik gerçeklere uymayan
yanlış düşüncelerdir. Hatta şunu bilelim ki, toplumda dini hayatın
zayıflaması tehlike çanlarının çaldığının da bir alametidir. Hırsızlık,
kapkaç olayları, devlet malına zarar verme, yolsuzluk, haydutluk, ırza
tecavüz, alkolizm, fuhuş ve zina, kumar piyango spor-toto çılgınlığı,
çıplaklığın çoğalması, mahremiyet esaslarına dikkat edilmemesi, tembellik,
cehalet, taassup gibi hususlar dinin yaşanmaması ve emirlerine uyulmaması
konusunda meydana gelen yanlış ve insanı perişan eden davranışlardır.
Asırlardır Türk milleti İslamın bayraktarlığını yapmış, onu bir mihenk taşı
olarak görmüş ve ilahi Kelimetullah uğrunda üç kıta yedi denizde hükümran
olmuştur. O halde din hayatın kendisidir. Din hayattır. Din ekmek, su gibi
ihtiyaçtır. Din gerçek hürriyetin tadına varmak ve gerçek insanlığın, insan
haklarının zirvesine yükselmektir. O halde dini iyi anlamalı yanlış dini
bilgilerden uzak olmalıyız. Dini ve dindar hayatttan korkmamalı ve
çekinmemeliyiz. Çünkü batı alemi Hrıstiyanlar, kendi dini kimliklerinden hiç
çekinmemektedir. Bu vesileyle hepinize dünya ve ahiret mutluluğu
bahşetmesini Yüce Allah’tan temenni ederim.
|